….olur insan…kadın veya erkek fark etmez…..ondan ona/ondan ona atlarken… elbette olmayan da gereksiz ısrar etmemek, elbette farklı seçenekleri denemek doğru ve sağlıklıdır ama… unutmayın her değişik seçenekte siz de değişirsiniz…nasıl mı?…..ya size ait bir şeyleri kaybederek ya da kaybettiklerinizi tekrar kazanarak… ne yazık ki, hep kayıp fazla olur!
Evlilik bir fiyaskodur…herkes bir yalana bağlanır aslında…..kendi kendini kandırmadır en basit anlamda… Herkes bir şey alır aklı sıra, en istediği, en özendiği, en beklediği şeyi bulmuştur kanısınca ve kaçırmamak için, kaybetmemek için, insan oluşun en bedbaht edici özelliği olan sahiplenme içgüdüsüyle evlenir; derken artık, el üzerinde, sosyal alan üzerinde, kağıt üzerinde, bu dünyadaki sahipliğine soyunur artık “en”lerinin..sonra ne mi başlar, illa ki aldanırlar veya aldatılırlar……..insan çeşidine göre ayrılır içerikler; Çok dominantlar, asla ve asla aldandıklarını kabullenmezler, neyle karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, onlarınki, tektir…böylesi yoktur ve insan tırnağı bile ayda bir milim uzarken onlarınki hep öyle, hep aynı kalmıştır. Havailer, durumun vahametini hemen kavrarlar, hatta daha yeni oluşum esnasında kavrarlar ama girdik bu işe bir kere der, en kısa sürede sırra kadem basarlar. Yavaaaş yavaaaş durumu idrak eden çok hassaslar, kararıp kururlar….vazgeçse olmaz, geçmese duramaz, yukarı tükürse bıyık, aşağı tükürse sakal misali durur beklerler…neyi mi…..kıymetin kopup doğal yollardan ayrı düşmeyi, tabii ömürleri bunu görmeye yeterse. Hızlı gören, bilen, idrak eden üstün zekalılar, artık olan olmuş, biten bitmiştir, durumu idare etmek, kimseye bir şey belli etmemek ama içten içe bilenmek, kendine hobi bulmak, sosyal olmak, arkadaş cemiyeti kurmak, kariyere durmak, resim müzik çocuk yapıp ortamı olabildiğince doğal tutarak gittiği yere kadar giderler…..gitmeyince durur düşünür hareket ederler. Baştan beri her şeyden haberdar olan, ses etmeyen, dolayısıyla söz de edemeyen, bekleyen, hep bekleyenler….belki geçer, belki biter, belki kurtuluruz gider diye içinden geçirenler, her lafı inşallahla tamamlayıp bitirenler, dedikleri gibi oluverirse ne ala, olmadı ise…ne yapalım devam edemedi, en mantıklısı böylesiydi der bitirirler, bitmezde mecburen ileriye taşınması gerekirse, herkesin mutlu son diye adlandırdığı şeyi, habire geciktirirler, hep bir şeyleri beklerler, ertelerler ertelerler, derken ya suyu çıkar iş cıvır, ya karşı taraf kendini asar, kurtulur giderler…..olmadı, artık kanıksadıkları ve sabah diş fırçalamak gibi sıradan ve rutin hale gelen işi devam ettirirler, “….işte böyle….” diye de hikayeyi süslerler!! Durumlar insan çeşidi kadar çok şekildedir, yukarda anlatılanlar en belirgin tiplemelerdir, akla geldikçe tip sayısı artırılabilirdir.
Şu ol denildi….her olayda olduğu gibi bunda da, (az da olsa) bir seçenek daha vardı…kaçmak…kaçağı, korkağı, döneği oynamak, “bana ne” deyip, bırakıp gitmek…bana uymadı…..bana uyan, sonuna kadar, gücüm-hükmüm-varlığım yettiği yere kadar, bana ihtiyacı olanları götürmekti….çünkü onlar, benim hayattaki tek besin kaynağım, yaşam enerjimdi…ben de elimden geldiğince ol denileni olmaya çalıştım, kumaşım uyduğu kadar, olmam gerekene yakışmaya çalıştım…..iğreti duranı takmadım, çabaladım…çabaladıkça zorlaşan bir oyun içinde gibi, durmadan debelenip, benden alınan hayatımı, bulmaya çalıştım…yanlış yöne mi doğruldum, kendimi mi unuttum bilmem, bir süre sonra kayboldum, bir yıl bitmeden, sürekli değişkenlik gösteren, olmam gerekenlerden yoruldum…oyun yorgunluğuma bakmaksızın, hızlandı, hırslandı, dişlendi, azgınlaştı….ben güçlenmek adına, oyundan çıkmamak uğruna, değiştim, katılaştım, bilendim…derken bir anda, tam da sahneme alışmış, bir düzene kurulmuş, devrik saltanata alışmışken…en değerlim, ışığım, özüm söndü…..sonsuza dek elveda dedi…..beni çok severdi ama yanında götüremedi…ben de gidemedim…öylece bekledim…sanki geri gelecek gibi, tekrar Gül’cüm diyecek gibi, ışıklar yanıp, yeni sahne-yeni ben, yeniden şu ol denecek gibi….bekledim…hiç ses gelmedi…ta ki…bir gece, vedalaşmaya, istediği zaman gelemeyeceği, beni yanına çağırıp sevemeyeceği, dönülmez bir yerde olduğunu anlatmaya geldiği geceye kadar…….gelmeyeceğini anladıktan sonra…kendime baktım…artık gerçek benden çok farklıydım..neredeyse kendimi tanıyamadım….bulunduğum yeri yadırgadım…nasıl gelmiştim bu yere, ne zaman, niye….oturup bir bir hatırladım…yönümü bulmaya çalıştım, yapamadım, artık pusulam yoktu, zorlandım…tek bildiğim yer, en son ana kadar birlikte olduğumuz evimizdi….orada kaldım, ayrılamadım…gidersem, bir daha dönemem bildim anladım…neden sonra farkına vardım….derken bir çok kereler tekrarladım kendi kendime..”dışarı çıkıp, yürümem gerek ışığa, bu uzun karanlık tünelin diğer ucuna”…şimdi yürüyorum artık…nereye gittiğimi bilmeden, artık hiçbir şey olmak için bir zorunluluğum yokken, yıllar önce, uzun uzun, durup yürüyemeyenin, başına neler geldiğini pekiyi deneyimlediğimden ve yürümem gerektiğini çok iyi bellediğimden, çok yavaş, çok güçsüz adımlarla…ama yürüyorum kendiliğimden; belki isteksizlikten bu kadar az yol gitmişliğim…ya da gözlerim alışkın değil, gittiğimin kararını kestiremiyor alacakaranlıktan…hissediyorum mecburum, pek yol alamasam da..en azından ayakta durmaya…
Her bayram sabahı, ilk bayram heyecanıyla uyanmak ve eksilen sevdiklerinize rağmen, yine de artan seven ve sevilenlerinizle, gönülden beraber ve mutlu bir bayram geçirmeniz dileğiyle, bayramınız kutlu olsun.
Kadının güzel olanını sevilesidir, sevilir…. Fiziksel güzellik değil kasdettiğim, o Tanrı’nın bir lütfu. Güzel bakan, doğru duran kadına sözüm. Konuşan ama daha çok dinleyen, şefkatli ve huzurlu gülümseyen; oynamayan, sözünü sakınmayan, fikrini askıya almayan, aklına geleni söyleme lüksüne sahip olan ama aynı zamanda söylememe gücüne de vakıf olan kadın güzeldir aslında; çünkü güzelliğinin kaynağı özelliğindendir çokça….
Aşk en büyük acizliktir, insanı bir diğerine mecbur eden, kendine el eden, düşsen-sürünsen dilensen bile bir söz edilmeyen, derken ele-dile-bele paçayı kaptırtan ve kavuşamama durumunda, cezası müebbete çevrilen, kavuşunca bir süre sonra, kendi kendini tüketen, sürüncemede kalınca insanı yaşlandırıp çökerten, en b.k tan bir şanstır kısaca!
…..bu adam ne satıyor?!…eskiciler eski de kaldı, ben çocukluktan geçerken onlar da yok oldular…..ne sattığını bilemediğimiz adam sonra şöyle diye bağırdı-ama melodik ve bu kez rahatsızlık vermeyen bir tarzda-“o badem bu badem” hadi yaa!…..hemen koştum, çıktım odamdan…yola baktım…yok…mısırcıya sordum “o badem bu badem diye bağıran siz misiniz” şaşkın bana baktı, gülerek (hayatında ilk kez bademi mısır sanan bir kadın görmenin komikliği ile) gülümsedi “o ilerde” dedi…. o tarafa doğru yürüyorum hızlı hızlı, kaçırmamam lazım…o da ne…..bademci hiç durmadan hem bağırıyor hem hızlı hızlı yürüyor…peşinden koşmaya…ben de ona bağırmaya başladım… adam dönüp de beni görünce şaşırdı, peşinden sarışın bir kadının koşması, hiç art niyetsiz hoşuna gitti….bademi aldım, hepsini yedim…ama….o bademi tanımadığım için, o bademin bu badem mi yoksa başka badem mi olduğunu bilemedim???
Küçüğüm en çok yedi sekiz yaşlarındayım. Ahşap köşkün, kapıdan girişteki, kocaman pirinç aynası, karanlık yüzlü, üzgün insanları resmediyor; korkuyorum onlardan yana başımı çevirmeye…yabancı, ürkek, telaşlı gözlerle izliyorum aynadan akislerini. Yüksek tavanlı holden geçtikten sonra, merdivenlerden üst kata çıkıyorum, yavaş yavaş, sessizce; burada, çini sobalı odada, bir sürü kadın ağlıyor….soruyorum…. “Büyük+Baba” öldü diyorlar…büyükbabammış ölen! Çaresiz, oradan çıkıyorum….diğer odaya giriyorum…burada bir adam yatıyor, gözleri kapalı, bedeni baygın gibi, kendinde değil, üç kadın var başında……hepsinin gözü yaşlı, bakışlarının derinlerindeki acı, endişe…ürkütücü…soruyorum….”Baba” hastalanmış. Orada yatan babammış! Ağlayanlar ailem! Odanın kapısı üstüme kapanıyor…derken kilidin sesi duyuluyor. Artık sormuyorum. Anlıyorum. Bu da benim kaderimmiş! Bir kaç zaman geçmiş….. yatağımdayım….. uyanmışım ama uyuyor gibi yapıyorum…gözlerimi açmak istemiyorum!..keşke hiç uyanmasam. Aslında bugün bayram! Herkes evinde tatlı bir telaşta. Bizde çıt yok! Annem yok, babam yok! Hastanedeler! Bayramda, biz annemle babamın elini öpmeğe gideceğiz….hastaneye…bu kaçıncı yıl?….hastanede bayram kutladığımız…. Gözlerimi açıyorum…şimdi annem beni bekler…o güzel gözleriyle yolumu gözler…benim gibi o da beni özler, özler. Her gittiğimizde, bizi dünyanın en mutlu kadını gibi karşılar….gülümser, her şeyin çok iyi olduğunu söyler, beni koklar, öper. Bir gecede beyazlayan saçlarına inat, hiç yaş almayan, güzel yüzüyle, beni aydınlatır, sarar, sarmalar. Hiç şikayet etmeden, gelenleri yolcu eder. Kendi kendine kalabilirse, hastasının isteklerini yerine getirdikten sonra, odadaki tek pencerenin önüne geçer, ilerdeki caminin minarelerinin arasından, hayal meyal seçilen evine, çocuklarına sevgisini, duasını gönderir… sessizce ağlar değişmeyen kaderine….
Bu adamlar hep geç kalır, hep rötarlıdırlar. Her şeyin planı yapılabilir, bir şey hariç….o da aşk; aşka sözünüz geçmez, hiç bir tarif tanım uymaz, her bir defa, bininci kez de olsa, farklı yaşanır ya da yaşanamaz…..ama aşk plana programa gelmez; sihirli bir bileşik gibi, siz neyin nesi olduğunu çözene kadar, aniden, kim bilir hangi nedenden ve kim bilir neyle-kimle tepkimeye giriverir ve kimi zaman siz göz açıp kapayıncaya kadar, çok iyi bildiğiniz aşk değişmiş ve ilk kez gördüğünüz, değişik bir hale gelmiştir. Bu bir hal-tavır sonucu oluşan bir biçim değişikliği değildir ve çoğu zaman gereken şartları sağlasanız bile eski haline çeviremezsiniz…. Kaybolan, geçip giden zamanı geri getiremediğiniz için, hiçbir şeyi değiştiremezsiniz geri tepkimeyle……özlediğiniz istediğiniz ve sizi sonsuza kadar bekleyecek sandığınız aşkın, o ilk halini, bir daha elde edemezsiniz…..illaki….zorlarsanız şartları…belki….eninde sonunda, benzer bir şey kalır elinizde, ancak artık aşkın orijinal-saf halini elde etmek imkansızdır…
Bir adamla bir kadın….tesadüfen tanıştı….konuşa konuşa dertleriyle barıştı….güneş düştü yollarına, sonbahar da olsa içleri ısındı….gel zaman git zaman birleşen elleri, etrafla paylaşıldı…..derken bir eve taşınıldı….alındı verildi ve sıra tek eksiğe geldi…..artık kullanılmayanlar için müştemilat gerekmekteydi….kadın karşı çıktı “ne gerek vardı” adam ısrarda kaldı “lazımdı” ve yapı başladı….adam çalıştı…çalıştı…çalıştı… kadın bekledi..bekledi…bekledi… Zamanla müştemilat amacını aştı ve hatta taştı….zamana yayıldı, yayıldı, her yeri kapladı, başka hiçbir şeye yer kalmadı…ya ev….amacına bağlı mı kaldı….o da başsız sonsuz bir yolda bir ileri bir geri, ne oldu bitti, ne durdu oturdu…hep ayakta, hep beklemede, hep istemede, hep durmakta olduğu yerde, ilk günkünden farklı bu sefer, süslü püslü, bir o kadar unutulmuş, tozlu, bir kaç işlevinden başka, sadece ev olmakta…şimdi buradan bakınca, artık başka olması zor gözükmekte…peki en önemlisi, aşk ne durumda…uzun zaman farklı farklı dertlerden muzdarip hastalıklardan sonra, çok zayıf düşmüş, halsiz kalmış durumda…arada canlanır gibi oluyorduysa da, durumu ümitsiz gibi kanımca…gerçi, bünyesi güçlü, zor yıkılır, kaybolması zor ama, gün be gün artan hafıza kaybı, onu hırpalayıp ufalarken, etrafını da etkileyip, kafaları, ruhları ve belki bir süre sonra kalpleri karıştıracak gibi durmakta; bu gidişle, tek kalp tek vücut başlayan hal ve duruş, farklı yönlere dağılacak gibi….çünkü….unutmak, dahası hatırlamamak, en büyük yarası….