Sohbet

7Kas

YÜKSELEN ADAM

Aşık oldunuz ya, hemen o adamı en yükseğe çıkartıp koyarsınız, o artık en iyi, en güçlü, en….
Bu sıralama alır başını gider, o artık sizin veya bu dünyanın adamı değil, “en”lerin adamıdır.
Kanımca, o insana ve kendinize yapılabilecek en büyük kötülük de, budur. Adam, öyle bir
yerdedir ki, daha üstü, yukarısı yoktur. Pardon, yukarısı vardır, ancak bu olay için ölmesi ve
sonrasında, yaşarken çevirdiği hiç bir dolabın su yüzüne çıkmaması gerekir. Hep orada kalması
da mümlün değildir. Sürekli en de kalacak, ölümlü bir canlı yok. Mecbur, aşağı inecek. Adam
zaten, doğası gereği, sizi fazla bekletmez. Siz, hayran hayran, onu seyrederken, o inmeye
başlamıştır bile. Önceleri, yani tapınmanın ilk başlarında, cinsine özgü davranışlarla, her ayağı
kayışını, her basamak inişini ve hatta her yere yuvarlanışını, gözyaşları ve yine hayranlıkla izler,
hiç ses etmezsiniz, çünkü kalbinize söz geçiremezsiniz. Akıl, ruh, beden hepsi kalbin emrinde,
tek nefes beklemektedirler. Adam gerçekten bir adamsa, daha yukarılara yani göklere ait bir
melek değilse, sizi fazla bekletmez; numaralarını ardarda sıralar. Bu bağlamda çok masumdur
da, unutmayın, oraya kendi değil, siz çıkartmıştınız, o da iner, iner, iner. Derken, bir zamanlar
hayranlık ve gözyaşları, zaman zaman, biraz tatlı kızgınlık, kırgınlıklarla seyredilen günler,
gelir geçer…… Adam, sürekli inmektedir ama bir türlü yanınıza gelmemektedir veya
gelememektedir, bu ikisinin, sonuç olarak bir farkı yoktur. Yanınızda olmayan ama hoplaya
zıplaya, pek de hevesli ve neşeli, kendini, oradan oraya atan adam, artık canınızı sıkmaya ve
sistem gereği buna bağlı aklınızı, başınızı, kalbinizi ve ruhunuzu sıkmaya başlar…. Sıkar, sıkar,
sıkar….. İnanamazsınız, bir zamanlar, kendi elinizle en yücelere yerleştirdiğiniz, ismine,
cismine methiyeler düzdüğünüz adam, bu mudur!?! Karşınızdaki, tanınmaz halde, minicik bir
adamdır! O kadar çok inmiştir ki; bu iniş hızıyla, mesafeyi orantılayamamış ve küt diye
ayaklarınızın dibine düşmüştür. Unuttuysanız hatırlatalım, küçücüktür. Basıp geçemezsiniz, siz
büyütmüşünüzdür. Alıp sevemezsiniz, sizin sevdiğiniz adamla ilgisi yoktur. Bir kenara koyup,
hatıra kabul etseniz, mutsuzluğun, yanılgının hatırası saklanır mı? O da olmaz! Mecbur, atlayıp
geçeceksiniz üstünden, dikkatlice; o sizi çok acımış da olsa, siz onu incitmeden, gideceksiniz
oradan. Çünkü siz bir kadınsınız, aşık olduğu adama, yalnız sevgisini değil her şeyini sunan,
onu bekleyen, özleyen, dileyen kadınsınız. Zaman geçmiş olsa da, tüm emekleriniz ve en kötüsü
aşkınız onda, kendisi ile birlikte küçülüp, neredeyse yok olsa da, unutmayın, o adam bir
zamanlar sizin en yukarı taşıdığınız adamdır.

5Kas

SON KULLANIM TARİHİ

Evlilikler eskir de, aşklar eskimez mi? Hem de nasıl eskir!… Evlilik gibi de olmaz, eskidikçe
etrafı öyle bir koku kaplar ki, artık orada durulmaz olur; inat edipte durmak isteyenin, vay
haline! Her geçen gün, biraz daha zehirler insanı; bir zamanlar hoş tadı, kokusu, dokusu ile sizi
mest eden o güzel şey, artık sizi yavaş yavaş boğarak, öldürmektedir…. Belki de bu yüzden,
evlilik çok daha akıllıca bir oluşumdur gerçekte…….her ikisinin de eskimesi seçeneğine,
hemfikir olarak bakarsak ve aralarında bir karşılaştırma yaparsak, eskiyen aşktan geriye, epeyce
bir temizlik gerektiren, nahoş, zaman içinde kendiliğinden kaybolmayan artıklar ve ruhunuzda
hiç silinmeyecek yara izleri kalırken; eskiyen evliliğin geride bırakacağı, sıkı kavgalar, baş
ağrısı, eski eş ve varsa çocuklar, çok daha elle tutulur sorunlar ve nihayetinde bıkkınlığın
verdiği hisle, dayanılır acılardır. Evlilik, her ne nedenle (aşk, para, güç, itibar, yalnızlık)
yapılmış olursa olsun, evliliğe yatırım yapan kadın kazançlıdır, belki de… Tabii, yıllar içinde,
evliliğin sürekliliği için, önüne her getirilen ve hiç durmadan öne sürülen, olmadı zorla kabul
ettirilen saçma ve yalan ve yanlış şeyleri kabul etme veya kabul etmiş gibi görünmenin getirdiği
yıpranmışlık ve yaşlanmışlığı saymazsak. Kalkıp yürümeden, biraz durup düşünmeğe değer,
bence….

3Kas

SINIF ARKADAŞI

Sınıf arkadaşından koca olmaz! Lütfen, olur işte, benim var, diye hemen cevaplamayın…
sözümü bitirmemi bekleyin hele….bir kere, adı üstünde… sınıf arkadaşı, yani sıradaş, sırdaş ve
sınıfdaş, hayat arkadaşı değil yani. İki, aynı yaşatasınız; sevgili bayanlar, lüfen bir durup
düşünün, biz ergenliğe girdiğimizde, bu adamların, en hızlısında bile bir tık var mıydı? Yoktu!
Erkekle, belli bir denge ve ahenk kurabilmek için en az 5 en çok 10 yaş gerekir; aksi hep sizi
üzer; bir dişi kalsa, tek tel saçı olsa, göbeği çıksa bile, her daim oluru olan adamlara izin verin,
yol verin, sizden önce bir yaşlansınlar. Bunun için unutmayın en az 5 yaş gerekli. Derken
gelelim, bilgi görgüye. Bu tabii, daha çok, aile, yaşayış tarzı, yaşam alanı ile ilgili gibi gözükse
de, siz, dişi olmanın artısı veya eksisi olarak, doğanız gereği, hep daha çok ve daha derinden
bilip, anlayacaksınız. Hep daha bilmiş olacaksınız, yaş gözetmeksizin, eee bir de buna birlikte
olgunlaşma durumunu eklersek, içler acısı bir tablo…gerçekte kimse öğretmenini sevmez, saygı
duyar, emeğini önemser ama öğretmene aşk 8-10 yaş arası, tatlı bir esinti olarak dolanır ve bir
daha geri dönmemek üzere yok olur. Aklınızda bulunsun!

27Eki

CINDERELLA veya nasıl diyorsunuz SİNDİRİLLA…..İLLA”

Hani bazı adamlar bayılıyor sinderella ya, ama ben sinir oluyorum! Bu zavallı, prens bozuntusu
adamlara! Sonradan, onca geçen zamanı yok sayıp, eline bir ayakkabı alıp gelmeler, gelmeden
on bin tane kadının ayağına takıp çıkarıp, bir de oradan nasiplenmeler! Be adam!… sen, onca
zaman, kimle dans ettiğini bilmiyor musun? da! Elinde, ne idüğü belirsiz bir ayakkabı, her
önüne gelene, takıp çıkarıyorsun! Yazıklar olsun sana! da, onca zaman seninle dans eden zavallı
kadına da!

24Eki

AŞK HIRSIZLARI

Bayram tatilinde, otelin spor salonunda, çınlayan çocuk cızırtıları arasında, gürültüden sarhoş
olmak üzereyken; kızdım genç kadına! kardeşim çocuğun varsa, hele ki ağlıyorsa, çık git!
yapma spor filan! dedim, üstüne bir de, biz o yıllarda yaptık mı?!? yapmadık! dedim ve kendime
dönüp baktım aynada, yapmadın da iyi halt ettin! dedim…yine içimden. Yıllar birbiri ardına
geçti. Spor yapmak için bekle, arkadaşınla dolaşmak için bekle, süslenmek için bekle, bekle ki
çocuk büyüsün ve sana ihtiyacı kalmasın… Ne büyük bir yalan….benim annem hala bekliyor…
Ne mi bekliyor?? Huzurlu bir gün…. En küçük kızı kırka yaklaşırken!!!! Sayemizde daha öyle
bir gün bulamadı…… bulamayacak da…
Çünkü öyle bir an yok, bir kez anne veya baba olursanız artık sonsuza kadar, bu dünyadan geçip
gidinceye kadar öylesinizdir ki, nitekim hepimizin dileği, duası böyledir. Hayatın devamı
çocuklar, ancak; ömür çalarken, hayatta çalar mı ki bu çocuklar? Hem de nasıl! En ehil hırsızdan
bile önce gelirler; süperlerdir bu konuda. Hele ki aşk evliliğinin, aşk çocukları… Talan ederler
ortalığı. Bir de huysuzlarsa, gittiiiii güzelim aşk, bir velet uğruna. Kadın çocuk peşinde,
perperişan, ee tabii, ilk çocuk, tek çocuk ve hatta daha da idealistler için, neredeyse gelmiş
geçmiş tek çocuk gibi; bir öğün yemese veya az yese, dünya yerinden oynayacakmış gibi,
aşkını, kocasını, kariyerini, elinin tersi ile iten ve tabii, yıllar sonra yaptığı bu aptalca seçim
sonucu, poposunun üstüne oturan nadide kadın; kocası için bir zamanlar jüliet olan; derken
uykusuzluktan şişen gözleri ve mama önlüğü kılıklı kıyafetleriyle ortada salınan artık jüliet
bozuntusu kadın ile kariyer, iş, ev yine kariyer, iş, ev arasında koşan ve yine koşan ve hiç
durmayan, durdurulamayan ve durmayacağım, beni kimse engelleyemez, diye kükreyen
romeo’dan kurulu sahnenin hem baş oyuncusu hem seyircisidir çocuk! Çocuk, anneden de,
babadan da çalmıştır; hem ömür, hem hayat, ama suçlu kimdir? Hayır, çocuğun ne günahı var!
Esas suçlular, birbirimizi seviyoruz diye geçinen, ama birbirine gerektiği gibi kenetlenemeyen,
kitlenemeyen, sözde aşık çiftlerdir; tüm ihmal ve suç onlarındır. Aşk adını verdikleri kapıdan,
paldır küldür, gençliğin verdiği heyecanla geçmiş, kapıyı kapatmamışlardır. Açık kapı, her tür
tehlikeye davetkardır. Bunların içinde en masumu belki de çocuklardır!

22Eki

BAZI ADAMLARIN HEPSİ

Bazı adamların (dikkat edin! tümü değil), hepsinin deli olma ihtimali var mı? Neden derseniz,
şimdi bunlar, nerede tek başına bir kadın görseler, bir adamı beklediğini düşünüyorlar. Diyelim
ki haklılar, bilinçli veya bilinçsiz kadın bir adamı bekliyor; da…..niye bunlar her kadının
kendilerini beklediğini zannediyorlar?!?
İnsan yaradılışı gereği, çift olmak, tek kalmamak, çoğalmak ve çok olmak, birlikte yaşamak
üzere tasarlanmış bir yaratık. Buraya kadar hemfikiriz, herhalde…. Ve diyelim ki, kadın veya
erkek yalnız…. Neden mutlaka çiftleşmek isteği duyduğunu düşünmemiz gerekiyor? Tabii ki,
insanın yaratılış biçimi ve yaradılış gereksinimlerinden biri…..ancak…..belki, yalnız kalmak
istiyor, belki kalbi kırık ve canı çok yandığından, kimsenin yanına yaklaşmasını istemiyor, belki
işi, gücü, derdi, kederi var. Ciddi bir hastalığı var, ölmek üzere, bir yakını, çok yakını ölüm
döşeğinde. Mesela, iflas etmiş, karısı veya kocası ile problemi var, sıkıntısı, bunaltısı, bulantısı
ve dahası belki de boşanması var. Mecbur mu, bir grup insanın beklentilerini, abuk sabuk
hayallerini veya ne bileyim saçma sapan fantezilerini karşılamaya, her daim, kesintisiz ve bolca
(maalesef hiç küçümsenmeyecek kadar çokcalar) bazı adamların hepsi ile muattap
olmaya……mecbur mu? Onlar, her an, her saniye, küçücük beyinleriyle, yalnız bir av peşindeler
diye, her önlerinden geçen de, onlarla aynı duyguları taşıyacak, kendini onlara göre
ayarlayacak, saklanacak, sızlanacak, o da avlanacak, değil ya…. Hadi diyelim öyle? Hepsi
birden, kendisi ile ilgili olabileceği yanılsamasına nasıl kapılıyorlar? Onlara ne? Bunlar, muhtar
mı? bekçi? müdür? Yoksa Allah korusun! Deli mi? Ne? Hangisi? Söyleseler de, ona göre
davransak kendilerine!

20Eki

SABRİ !!!!!!!!!!!!!!

Bir mağazanın deneme kabinlerindeyiz….yazın kilo alınır mı? Alınmaz tabii..ben de vermişim,
ne güzel! Ne güzel de, geçen sonbahar, o seferde aldığımız kilolar yüzünden, minicik kabinde,
binbir güçlük ve ter içinde, bulup buluşturduğumuz, olmadı zorla oluşturduğumuz, üzerimizde
umutsuzlukla durdurduğumuz, onca şey…….atıla çıktı mı?….çıktı. Biz de “Sil Baştan!” yaptık.
Bu sefer, daha ince bir bedende, ama giyecek anlamında, geçen sonbahardaki halimizden,
maddi anlamda düşkünce, yine deniyoruz, yine deniyoruz…..ve artık yaş da kemale erdiğinden,
bir iki üç derken, sıcak, sıkıntı, ter basmakta ve fenalık kaçınılmaz olmakta iken…….o da ne!
Yan kabinde, ses tonundan ve vurgusundan, yaş olarak ablam olur, bir bayan……ve bir sesleniş,
belki emrediş, belki yalvarış……..SABRİİİİ !!!!!!!!!. Aman! dedim, toparlanayım, bu Sabri de
kim? Ne bileyim, modacı, stilist, mağaza müdürü…..olur olur. Neyse, adam bayanın kabinine
gelince, konuşma tonu, ses frekansından anladık ki, bu iki kişi karı koca! İyi bakalım, evlilik
bir yerde paylaşım, diyelim geçelim…..derken…..o da ne!… üç dakika sonra…..yine bir
sesleniş…..SABRİİİİ !!!!!!!!!……şimdi bu Sabri, kabinlerin dış bölümündeki koltuklarda
oturuyor ve her sefer, her seste, yerinden kalkıp, kırk yıllık karısının, kırk yıllık ezberindeki
bedeninde, artık pantolon mu? elbise mi her neyse, acaba nasıl duruyor, diye, koştur koştur
geliyor. Beş dakika geçmiyor, SABRİİİİ !!!!!!!!!, üç dakika geçmiyor, SABRİİİİ !!!!!!!!!.
Eeeeee! Yeter be ablacım! Zorun ne adamla! Bu kıyafeti sen giymeyecek misin, gerçekte
beğenmesi, kendine yakıştırması gereken sen değil misin, o zaman, ne için bu onay alma?
Sanki, SABRİİİİ !!!!!!!!!, senin seçimine ters bir şey söylese, vaz mı geçeceksin, geçtin diyelim,
onun dediğini aldın diyelim, nasıl içine sindireceksin. Bi bırak şu, Sabri’yi! Ne istiyorsan al, sen
beğendiysen, senin için o güzel demektir, bırak, adama da sürpriz olsun. Kırk yıllık karısını
görünce, eğer fark edebilecek nitelikte bir adamsa, gülümsesin sana……Zaten, sen onca yıldan
sonra, akşam yemekte hiç bir şey giymesen de! Veya bir tuvaletle masayı hazırlasan da, en iyi
adamın, en iyi iltifatı…..”Çok güzel olmuşsun hayatım……..yemekte ne vardı?” olacak. Yani,
sen milyon dolarlık bir elbiseyi, eşine fatura etmedikçe…….düşüp bayılamaz ve hatta şaşıramaz,
ve dahi dili tutulamaz. Sen iyisi mi, seç gönlünce ve gönlünce seçtiğini, özgürce giymenin
tadına vararak, paylaş istersen, SABRİ !!!!!!!!! ile. Ama yapma şunu, yapma! Ne Sabri’yi, ne
kendini boşuna yorma….beden senin, zevk senin, karar senin olsun…..en azından bu
kadarında…….eğer sana verilen ömründe, ben diyebileceğin, kendine ait bir hayatın
olacaksa…….

17Eki

KONUŞAN ADAM dedik de!

Konuşan adam dedik de, ancak tam anlaşılamadı sözümüz. Kastettiğimiz, kekeme ya da dili
tutulan koca veya uzun süreli sevgilinin vasıfsızlığı değildi yalnızca….tutulup kalan,
dokunamadan bakan ve sustuğu için geç kalan, son şansını da kaçıran adamaydı biraz da
sözümüz….erkek, istediğini, beklediğini, aradığını, arayıpta bulamadığını belirten ve ısrarla
ısrarcı olandır. Sıkılmaz, utanmaz, sevdiğinin (istediğinin değil! aman dikkat!) karşısına geçer,
duygusunu düşüncesini, dileğini, rüyasını dile getirir. Reddedilmekten korkmaz, çünkü hem
kendi, hem duyguları gerçektir, bıkmadan, usanmadan uğraşan, uslanmayan, bir cesur yürektir.
İki kelimedir. Cesur ve yürekli……bu iki özellik, tek iken bile göz kamaştırırken, bir aradaki
halini düşünemiyorum, öyleyse, pek tabii ki, hayaldir, gündüz düşü, masaldır; bir kere
uyanılınca bir daha dalınamayan…….

15Eki

HEVES

Gün gelir, gözünüz birine kayar; sizi etkiler, aklınızı karıştırır; kendinizde gizli saklı, ne kadar
iyi, güzel şey varsa, hepsini uyarır, ayağa kaldırır. Kendinizi farklı, başka hissetmenize ön ayak
olur. Dillendirilmemiş duygularınız, tanımlanmamış durumlarınız ve zamanı gelipte, bir türlü
gerekli adlandırılma yapılamamış, bu kişiye bakarsınız. Ne kadar güzel ve özeldir! Her hali bir
başka, duruşu, bakışı farklıdır. Ve en önemlisi, gizemlidir. Ne kadar tanırsanız tanıyın, aradaki,
daha yeni tanışmış gibi, belli bir romans mesafesi, söylenmemiş sözler, öylesi bakarken,
derinleşen bakışlarınızla, o hep gizemlidir. Söyleyecek sözü varmışta susmuş, ya da sizin ilave
edeceğiniz, dilinizin altında kalmış, sözcüklere set konmuş gibi, hep merakta, hep
tetiktesinizdir, aslında. Bir sözünü, bir mimiğini kaçırmak istemezsiniz; sözlerini ezberlediğiniz
bile olur. Konuşması, benzetmesi, görüşü, gülüşü, sesinin tonu bile sizin için en güzel tattır.
Derken, hayat bu ya……bir şey olur, garip bir şey ve pandoranın kapağı açılır. Gizemli, özel
insan dile gelir, sizin için size söyledikleri, hayal bile edemeyeceğiniz kadar güzeldir. Ancak,
çoktur. Gereğinden, hayal edebileceğinizden, ihtiyacınız olandan ve beklentinizden. Önce,
birazını ceplerinize doldurmak istersiniz, aniden cebinizin olmadığını fark edersiniz, hepsini
toparlamak, biriktirip öyle bakmak, duruma göre karar vermek istersiniz. Gücünüz yetmez,
haliniz kalmaz……her şey etrafa saçılmış, her yer onunla doludur ve size yaşamak için boş alan
kalmamıştır. Ve en kötüsü, gizemliyken harika olan insan, hep aynı, hayran olduğunuz
özellikleriyle, tam karşınızda durup durmakta iken, siz artık bakmayan, görmeyen, dinlemeyen,
duymayan olmuşsunuzdur. Çünkü, vakitsiz ve yersiz açılan kapak, açık kalmış ve o çok özel
bulduğunuz şeyden, her yere bol bol saçılmış, ayaklarınızın altındadır artık. Ne yazık! Bütün
güzel şeyler gibi çabuk tükenmiştir.

29Eyl

ÇÖP(ten beslenen) ADAM

Çöpten beslenen adam, namı diğer her önüne gelene uçkur çözen adam şeklinde diye de
tanımlanabilir, Türkçe’mizde….yani bir adamın seçiciliğini, niteliğini, niceliğini ve akabinde
erkekliğini boşa harcadığı bir durum…..
“Alışmış kudurmuştan beterdir” derler, doğru, adam alışmış bir kere, çer çöp, ne olursa mideye
indirmeye, hatta çöpe gitmesine de gerek yok, lodosun toplayıp getirdiği gibi, zaman zaman
geliveren kadın cinsi ile ihtiyaç gidermeye, kapı arkası iş bitirmeye, tadı çok önemli değil,
varsın bugün de karnım böyle doysun, demeye öyle alışmış ki, restoran neresi, lodosun çöplüğü
neresi……….
İnsan olan insan, adam olan erkek, hele ki, belli bir yaşa gelmiş, toyluk dönemini atlatmış
(atlatabilenler sayılı tabii….) erkek, ne ihtiyaçtan satar, ne de alır. Ne zaman canı çeker, gönlü
diler, aklı vayyyyy der, ki zaten o zaman bu bir anlamda aşktır; bir de bakar bakalım bu aşkta,
bu kalp atışta tek mi, çift mi? O zaman kim tutar seni, sevgili beyefendi? Belli ki olmuşsun,
divane deli… Sen istiyorsan, gerçekten (önce geçici mi, kalıcı mı tahlil et! Yaş epeyce ileri, boşa
harcamamak gerekir kalan süreyi) önce bir elini yüzünü yıka, üstünü başını düzelt, önemli bir
yerdesin, restorana geldin, herkes buraya giremez. Hadi diyelim, parlak gülüşün, tatlı dilinle
kapıdan geçtin, şöyle bir otur, soluklan, uzun yoldan geldin, epeyce bir şey becerdin ve bir karar
ver, ne isteyeceğine, sonra kibarca belirt bakalım, dileğini……..eğer varsa istediğin, düzgünce
oturup beklersen, kısmetse, kim bilir belki de yersin iskenderi…. Ama tabii, çerle çöple
beslenen, çalı fasülyesine bile hayır diyemeyenlerdensen sen, acaba becerebilir misin ki,
iskenderi halletmeyi, bilebilir misin nereden başlayacağını, tereyağının, salçasının miktarını
ayarlayabilir misin ki, bunca yıl “fast food”un mayonez, ketçabına banan sen? Acaba ne
yaparsın? Tabağındaki, kişiye özel, sana hazırlanmış, ısmarladığın, gelsin diye beklediğin,
biricik (benzersiz, tek ve özel oluşu itibariyle) yemeğin bittiğinde, mutlulukla gülümser,
Yarabbi şükür! mü dersin? Yoksa, sonuçta hepsi karın doyuruyor, bu kadar zahmete ne gerek
var, değer mi? deyipte kalkıp gider misin? Tatlıyı, kahveyi umursamayıp ……kim bilir ne
yaparsın sen! Bilmiyorsan, ya da o yaşa kadar öğrenemediysen, kaliteli ve seçici beslenmeyi
sen….karnın asla doymaz da, gözünün, gönlünün, doyacağı tek yer, olsa olsa, en çok, kalitesi
paranla orantılı, açık büfe olacak belli……yoksa bekleyeceksin çaresiz yine lodosun
getireceklerini…..artık şansına ne çıkarsa……..

© Copyright 2026, Tüm Hakları Saklıdır.