Ne olursanız olun, diyet yemeği gibi olmayın! Tadsız-tuzsuz-zararsız ama yarar ölçüsü tartışılır, tarzsız, birbirinin aynı, bir diğerinin benzeri, tıpkısı ve daha kötüsü, kopyası ve daha da kötüsü, taklidi olmayın. Baştan savma, her yerde, her zaman bulunabilen, kendine özgü anlamı ve anlatımı olmayan, sessiz ve de dilsiz-ensiz-boysuz olmayın, farklı olun, farklı olmak için çabalamayın, yalnızca kendi içinizde var olan, size özel biricikliğinizi, bırakın çıksın ortaya, yalansız-dolansız, korkusuzca, olduğu gibi, saflığından, orijinalliğinden hiçbir şey kaybetmeden….. Ne olursanız olun, emin olun, bir diğerinin taklidi olmanızdan daha iyidir….. Sizi ancak siz olmak yüceltir ve özgün yapar ki, bu da aynı zamanda, sizi özgür de kılar. Sağlıktan sonra vazgeçilmeyecek, vazgeçilemeyecek ve vazgeçilmemesi gereken ikinci olgu… En güzel, en tadına doyulmaz insanlık hali, değeri ölçülemeyen, bedeli verilemeyen yegane güzellik! Yaşasın, özgünlüğün temelinde ki özgürlük!
Kadınlar en çok ne yapar? Yuva? Hayır! Çocuk? Hayır! Çalışmak, didinmek? I- ııh! Üzülmek?? Ağlamak? Cık! Dır dır etmek? Belki biraz….ama en çok…..beklerler! Neyi mi beklerler? Her şeyi…Biz de düzeni bozmadık. Hep bekledik! Sevdiğimizi, okulu bitirmeyi, iş sahibi olmayı, ev kurmayı, sonra kurduğumuz evi güçlendirmeyi, en güzel günün gelmesini, en mutlu anı yaşamayı, çocuğumuzun büyümesini, sonra, bizim kadarken aldığımız kocamızın büyümesini, sonra o büyüyen kocanın hiçbir yere sığamayacak hale gelmesini, sığabileceği bir eve geçmeyi, yine sığmazsa, yuva dediğimiz evi dağıtmayı, dağılan evi, kalan kadarıyla, tekrar toplamayı, çocuğumuzun okulunu bitirip hayatını kurmasını, yaşlanan ebeveyinlerimizin sağlık problemlerinin çözümlenmesini….. Ve hep erteledik, istediğimizi yapmayı, yalnız canımız istediği için bir şeyler yapmayı, dilediğimizce gezip dolaşmayı, hayatımıza köle olan ömrümüzü özgür bırakmayı, belki süslenmeyi, yalnız kalmayı ve hatta yarın daha iyi bir gün olacak ve illaki bir fırsatım olacak düşüncesiyle, yaşamayı…..tüm zaaflarımız, zayıflık ve cesaretsizliklerimizle, insan gibi yaşamayı……erteledik. Hiç aklımıza gelmedi! Gerçekte başka gün yok! Her şeyi yapmak için tek gün, bugün!…..
Yazsam mı? dedim…elim kağıda+kaleme gitmedi…sözler, sesler boğazımda düğümlendi.. derken kağıt buruşup, bir kenarda dinlendi….hayat öyle hızlandı, öyle zorlandı, öyle dertlenip tasalandı ki….bu ruh, bu beden, ne yapsam, derlenip tertiplenemedi…….eski haline dönmek için tepindi….lakin, orijinalinin esamesi okunmayan, bu günde, şu anda….aslına karşıdan bakan, artık yalnız astarı kalan, kendine bakıp bakıp ….”demek hayat böyleymiş” diye söylendi…bendeki esas ben, hayata ARA verdi. Halim böyle iken, aklım yaz derken, canım hiç istemedi, bol bol içlenip, sızlanıp…… “benim düşüncemden kime ne, kimin düşüncesinden bana ne….niye söyleyeyim…olmadı çiziktireyim…okumadılar diye üzüleyim….herkesin fikri kendine, benimkisi bende, elalemden bana ne” derken derken….aylar geçti…..gün geldi, tekrar, yeni ben şekillendi, neye benzeyeceğini bilmeden, büyümek, derken yürümek, konuşmak istedi….en nihayetinde, artık SIRA geldi ki, yazmak ve paylaşmak istedi…ve elim kaleme, kalem kağıda değdi….kurtulduk sanmıştınız ama, yine, içimdeki yeni, canlanıp dile geldi… Ben yeni yazıları sıralarken, birkaç hafta eski yazılardan geçinip gidelim….ne dersiniz!?!
Yorgunum, yorgunsun, yorgun! Neden dersiniz? Neden bazıları yorgunken, diğerlerinin hiçbir şeyi yoktur. Çünkü gereken nefesi alamayız, biz ne kadar soluklansak, diğerlerinin kirlettiği dedikoduları, çok bilirmiş gibi ahkam kesişleri ve her nedense, üstlerine vazife olmadığı halde, ahlak bekçisi kesilmeleri ve herkesi, aynı kendi gibi bilip, yargılamaları bizi nefessiz, oksijensiz ve kendine inançsız bırakır… hayat için halimiz kalmaz; başlarız sürünmeye…. Ne için? Başkalarının kuralları belirlediği bir dünyada, biricikliğimizi koruduğumuz için; beceremeyince ya da dayanamayınca onların kuralları koyup, kurguladığı hayatta, gönülsüz rol aldığımız ve bu rolü hiçbir zaman benimseyemediğimiz için. Yavaş yavaş ölürüz, her gün biraz, nefes alabilmek uğruna, kendi biricikliğimizden verir, sıradan olmak, kabul görmek adına, devam ederiz bu değiş tokuşa…….gün gelipte tanınmaz hale gelinceye, biz bizden oluncaya kadar….. Ya direneceksiniz, orijinal halinizle, çoğu kez yalnız, tek başına ya da alkışlanacaksınız her benzeyişinizde çoğunluktan yana…….Hayat sizin, karar sizin; artık hangisi uyarsa…,
Bazen bakıyorum, genç kadın 30-35 ama eski yüzlü, süslü püslü ama işte fazla yaşanmışlığın getirdiği, bir bayat havada…..dünyada geçirdiği süre ile bağdaşmayan bir kartlık, bir tatsızlık…. Bir ideal uğruna değil de yalnız kendi öz isteklerinin, nefsin bitmek bilmeyen serzenişlerinin, her daim bir başkası üzerinden tatmin edilmesi nedeniyle, yaşadığı süre boyunca kurduğu bencil düzenin, peşinden koştuğu hırsların ve doymak bilmez arzuların sonunda kalan tortu ve bu tortunun can sıkan… rengi! Bu renk ki, yüze, bedene yansır, bin metre öteden fark edilir. Uzaktan bile, bir insanın, ne kadar, kendi istediği bir hayatı, şartlar dahilinde kurgulayıp, yaşamayı başardığını görebilirsiniz; parlak renkli ve iç açıcı insanlar, hep hoş şeyleri çağrıştırırken, puslu, karartılı, gölgeliler ise şüpheli, kendinden emin olmayan, dahası hayattan da sürekli kuşkusu olanlardır. Bazen de bakarsınız, kadının yaşı var, var olmasına ama, yaşlı desen değil, genç desen değil. Yıllanmıştır, evet yıllar geçip gitmiştir, tıpkı bizim gibi, onun için de…ama yaşama sevinci, kendi iradesi ile verdiği ve biricik olmasının nedenlerinden biri olan, hayat görüşü, onu neredeyse ilk günkü tazeliğinde ve diriliğinde saklamış ve saklamaktadır. Yalnız, inandığı şeylerin peşinden gitmek, yalnız, çok sevdiği, sevgisinin değeceği şeylere, boyun eğmek, güzel şeyler sonlandığında her insan gibi üzülmek, belki biraz, bir süre büzülmek, büzüşmek ama sonra tekrar ayağa kalkmak ve yol almak isteği, hayata güçlü tutunuşudur, onu böyle genç tutan. Unutmamak gerekir, kalp ne kadar inançlıysa, her şey için, her şeye rağmen, hala, sevgi doluysa, insan o kadar güçlü ve özeldir. Hep özel olmanız ve öyle kalmanız dileğiyle…..
Bi düşündüm de; doğru gerçekten….. Hiç yol kenarında…..??? Adam, aşkın karasından, kendini alkolün avutucu sıcaklığıyla, yol kenarlarına atıp, yaralı kalbini avutur ve dünyadan geçer. Aşkla uyur, aşkla uyanır, aşk içer, aşk yer….. Doğrusu, utanasım geldi, kadın olduğumdan! Şu adamların kalbinin büyüklüğü yanında, kadınları sıradan, bencil ve duygusuz bulmak üzere iken…….film koptu! Allah Allah! Bu kadınlar neredeler ki? Adamlar, aşk kederinden dağılırken? Cevap hazır bile! Bu adam, bu hale düşerken, yanındaki kadın tamamen düşmüştür!…aşkın imitasyonunda bile erkeğe, şakşakçılık yapan toplum, hele ki böylesi bir büyük aşkta, kadını tamamen alaşağı etmiş, vurmuş, incitmiş, olmadı çarmıha germiştir. Ya da, kadın, utanç, acı ve ızdıraptan, ağır depresyon vakası haline gelmiştir. Bu aşkın, olmayan tarafındaki, olmayan kadınınsa…..esas ironi de buradadır!…bahsi geçen, her iki karakter kadar bile şansı yoktur; olmayan kadın, kalpsiz, insafsız kadın, bu adamların,-ne yapayım dayanamıyorum-diye, dağıtıp çıktığı, hayatı tekrar toparlamak, dökülüp saçılan ev bark, çoluk çocuk, varsa düzgün iş ve aileyi tekrar toparlamaya çalışmaktan anası ağlamakta; kadınlık gururunu bir kenara bıraktığı gibi, ayakta kalabilmek uğruna, kendinden bile geçip, devraldığı enkazı tekrar hayata geçirmekle meşguldür. Ve işte, bu tablodaki yeri, ruhsuz, kalpsiz, acımasızdır. Adamlarsa, hem aşkı yaşama, hem toplum, hem aile gözünde, olmadı, bu şekildeki durumlara, kendini bizzat koyarak, kendini kendine, acındırma halleri ile nasıl da duygulu, insan, gerçek aşklıdır… ancak gerçekte, bu resmi oluşturan adam……sorumsuz, bencil, canının istediğini yapabilecek özgürlükte bir canavardır. Herkese verdiği zarar yetmemiş gibi, bir de sokaklardaki asayişi bozmakta, çevre kirliliği ve kaosu yaratmaktadır. Evet, hiç yol kenarında, içip sızan, aşktan berduş olan………kadın görmedik…Allah’a şükür! Kadın yine büyüklüğünü gösterip, her şeyi sineye çekip, önüne baktı da, toplumlar yaşayabilme şansı kazandı.
Ve sahip olunan güç nasıl korunur? Tek bir kural var! En hızlı, en kısa yoldan, duygularınızla, aklınızı fikrinizi ayırın. Biliyorum, çoğumuz için zor; özellikle de kadınlar için, çok zor! Çünkü, duygularımız ve aklımız ve özümüzdeki bir çok şey, bir örülmüş, hepimizin ki, birbirinden farklı motifler. Güzel insan, duyguları olan, onları da dinleyen, bekleyen, özleyen insan. Ama, bu dünya düzeninde, var olmak adına, ayırın duygu ile aklı, bir kerede……her seferinde, ayağınıza takılan duygular, çekilsin kenara, yolunuzda ilerlemek adına; vazgeçin, her türlü zaafınızdan, zayıflığınızdan, incinmişliklerinizden…..eğer böyle yaşamak bana göre değil, diyorsanız……o zaman alışın, bir an önce, acılarla yaşamaya……güçlü olmaksa, yürek ister; duyguların yarattığı eziklikten arınmış, fikrini, hedefini kuşanmış bir yürek. Doğrusu, bu zor bir reçete….herkese göre değil, ancak illaki denemek gerekir, kanımca….
Mutsuzluğun gerçek sebebi, olmazda israr etmektir. Olmayacağını, olamayacağını bile göre direnmek, ısrar etmek, olmadı inkar etmek ve son aşama, isyan etmektir. Olmayacak, değmeyecek, gelmeyecek olana, hele ki, en başından belli ise, tüm birikimini-zaman, yer, sevgi,imkan,emek-safça, teslim etmek, neredeyse intihar etmektir. Bize verilen ömrün kim bilir ne kadarını, sağlıklı ve hayatımızı yaşayarak geçirmek dururken, bile göre hayata ters düşmek, oyun bozancılık, mızıkçılık ve sonrasında, daha baştan, hükmen mağlup olduğunu kabul etmenin, ezik büzüklüğü, bozuk bozgunluğu, tarif edilemeyen pişmanlık ve binlerce keşke dolu, gün gece bitmeyen sorgu sualin, kararı önceden belli, müebbetten mutsuzluğun belki da tek nedenidir.
Tutsaklık, bir şeyi sevmenin bir adım sonrasında başlar. Sevdiğiniz her neyse, yanınızda, yakınınızda ve/veya aklınızda onu tutmaya ve onun için sevgi sayacını döndürmeye başlarsınız. Hayatınızda, severek başlayan her olgu, arttıkça, sizin mahkumiyetinizi de şekillendirmeye başlar, yavaşça…….Giderek kendinizi ona göre ayarlamaya, uydurmaya, uymayanları kaldırıp atmaya ve kendinizden vazgeçmeye başlarsınız; bilinçli veya bilinçsizce, iç güdüsel bir yaklaşımla…. işte bu, gerçekte, sevdiğiniz şey için ödemeniz gereken bedeldir. Yeni, farklı bir siz yaratmaksa; yaratabilmenin bütün fedakarlık, incelik, bilgelik, emek ve sabır gerektiren zorluklarını aşmak ve pek çok kez deneme yanılmalar, tekrar tekrar, en baştan sayıp gelmelerle dolu, çoğu zaman, bir iç hesaplaşmayı ve pişmanlığı da yanında getiren, yeni karışım yaratma çabası gerektirir. Ya da, koyuverirsiniz ipin ucunu, ne olursa, ne çıkarsa bahtıma der…..güzelse mutlu, sıkıntılıysa mutsuzsunuzdur, fark etmez…..hayat her türlü yaşanasıdır, her nasılsa…..durup bakacağıma, oynarım…..canım çektiği gibi……elle gelen düğün bayram der…..bir de kadeh kaldırırsınız, yerine göre, kedere neşeye…..onca uğraşacağıma, aslında değişmeyen, ama değişir gibi yapan, her şeyle yeniden, yeni baştan, çal hayat, kaldığın yerden der, siz de mırıldanırsınız sessizce, en kötüsünden …… Bunlar bir türlü uymuyorsa aslınıza, en son, en kolay seçenek gelir, bu ikisinin peşinden…….hiç görmemiş, bilmemiş gibi yapsam, ne olur ki? diye düşünürsünüz; bir türlü rahat edemeyen aklınız fikrinizle, yine yine yeniden….Ne güzel yaşıyordum, onu görmeden, varlığını bilmeden önce…..ne gerek var bunca çırpınışa…..hiç gürültü, patırtı yapmadan…..hızlı hızlı uzaklaşsam…..biraz sonra tamam……şurayı da atlatsam, biraz zaman, biraz iş güç, biraz mesafe, tamam oldu, işte!……derken….ama ya o ses de ne öyle?…….biri var gibi peşinizde…….nereye gitseniz, ne yapsanız……gözünüzü kapasanız, hep o…….o ses…..anladınız……aslında kaçılmıyor ki, her neyse dediğimiz, girmişse bir kez gönlümüze…