Akıl ve gurur……bu ikisi bir arada ise…hele bir de kadınsanız….yandınız!…….iflah olmazsınız!….Belki tek tek telafi edilebilir, saklanabilirler veya kim bilir belki zor da olsa şekillendirilebilirler…..ama bir aradalar ise durum felaket…..ne yapacaksınız işte! Tanrı’nın size verdiği bu ödül, aslında gizli bir cezadır da aynı zamanda……çoğu kez, uzun bir süre haberiniz olmaz….olduğunda ise…vakit çok geç olmuştur.
…. tuhaf bir şey….zaman geçip, artıp kabardıkça, taşıp dökülmesi beklenirken-çünkü malum sıvı-…bazen kor ateş görmüş gibi yakıcı, bazen ılık tatlı tatlı, bazen sanki seni dondurmak istercesine buz gibi…hele bir de yalnızsanız….binbir çeşit şekil, tat ve kokusuyla deli eder insanı….özlem akıp giden zamanla giderek katılaşır ve herkesin kişiliğine has bir şekil alır ki, eğer sıvıyken zaman kaybetmeden sizin için uygun ve uyumlu bir biçimde tutmak için çabalayıp şekillendirmediyseniz….artık değişmezdir de……kendinizi kollamazsanız….size, hayatınıza, hayalinize olur da ters düşerse…..acıtır, kanatır, yakar canınızı, kenarı…..köşesi……
…….”yavrum…… inşallah……. hayırlısıyla”……. ANNEEE!!!….. etme böyle dualar!!….. ben yaparsam aşk evliliği yaparım!!!…. bakın…. demek ki annem…. normal-uyumlu bir yuva kurmamı istiyor…..çünkü “aşk”da-huzur olmaz-hayır olmaz-dua+melek olmaz…acı olur….şer olur…dert olur…….”aşk”…..hele ki evlilikte “aşk”…..intihar olur….hemen götürmese bile insanı yer bitirir, içten içe çürütür, bezdirir……sonra da bir işe yaramayan seni silkeler, fırlatır atar…..incitir. Tecrübeyle sabittir….ilginize!
20 yıl beklediğiniz şeyi bekler miydiniz? I-ıııh diyenler, ne yapardınız….o çok istediğiniz, o çok dilediğiniz her neyse, gözünüzde değerini düşürür, isteğinizi öldürür, gönlünüzü soğuturdunuz değil mi?….hemen yapamayan bencileyinler….azar azar, hatta damla damla….bilirsiniz, anladınız siz onu!…..damlaya damlaya göl olur….sonra söylemedi demeyin!
………yanına alınca yalnızlığı, çoğu kez kılıçtan keskindir savurduğu darbeleri…derken neden ve nasıl peydah olduğu bilinmeyen gözyaşları….boğmak içindir tarifsiz, isimsiz, nicedir tanımlanamamış acıları… sonrasındaki duruş… çöküşü simgeleyen vazgeçmişliğin… ta kendisidir aslında!
Öyle çok koştum ki….bir hayat boyu, herkes için her şeye; derken bitiverince bir önceki hayatım, kalıverdim bir arada, sıkışıp geçmişle bilinmeyen geleceğin tam orta yerinde, kalakaldım kimsesiz, sessiz, isimsiz. Aylar yıllar aldı tekrar gülümsemem, merhaba diyebilmek için sevdiklerime ve bunu başarabilmek için, ne çok ödün verdim kendimden, ne çok hüzün döktüm gözlerimden yanaklarıma sessizce, içten; inandığım doğruların yanlış, en iyi bilinenin aslında hiçbir şey olmadığını öğrenirken, tekrar, yeniden…..yeni hayat, önümde duruyor, bilmediğim geleceğim! Olduğum, durup kaldığım yerden ilerlemek için, elbet daha güçleneceğim, daha ümitleneceğim ve geçmiş hayatın verdiği yorgunluğu atacağım……evet atacağım üstümden….gerçekten! Yönümü kaybetmişte olsam, doğrudan şaşmam, kimseyle oyun oynamam, neysem oydum…yine öyle, kaldığım yerden devam edeceğim ikinci hayatıma. Bu hayat ister kötü ister iyi olsun…..yok durmayacağım, hep yerimde saydığım, sayarken çok şey görüp çok şey anladığım bu araftan, artık eli kulağında çıkacağım…olmadı kaçacağım, ya kapıdan ya bacadan….
İnsan gün gelir artık dayanamaz; alt düzeyse firar eder, orta ise isyan eder, çok üst düzeyse…..buradaki gibi ferman eder! Be adam! Be kadın! Sen kimsin ki böylesine hükmedersin benim hayatıma…..tanımadan bilmeden-görmeden, hangi hastalıklı hayaline bular-sarar-sarmalar da…ipe asmak istersin beni…sen nesin ki!?…benimle ilgili karar verecek, konuşacak veya ortalığa konu edecek. O zaman ben de, ezerim seni! İyi insanımdır, özüm sözüm doğrudur ama iş savaşa gelince inan tanımamışsındır benim gibisini…..canımı yakmaya gör…..savaşta her şey mübah deyip, salarak aklımı fikrimi-olmadı cismimi-olmadı ismimi-o da olmadı-tüm şeytanca hislerimi. Göze göz….dişe diş! Müdahale etmedim de…boynu büküklerden mi sandın beni?! Ben bir aşktan başkasına eğmem ne başımı….ne aklımı; o da benimki gibi gerçekse…aslı astarı yoksa…bana ne seçme saçma fantazilerden….yoksa sizin gibi ufak tefek ablalar, çok bilmiş, gördüğü her güzel kadına aynı etiketi yapıştıran bey abilere…ben baş eğmem-boyun bükmem, çünkü ben her yaptığımın arkasında dururum, kaçmam, kaçanı da kovalamam. Bana yakışmaz hiçbiri, aslımda sırıtır, sonradan görme misali… Amaaaa….ya size ne demeli o bembeyaz saçlarla yaa!…..hem şaşırtınız hem çok üzdünüz beni….üzüldüğüm ne miydi?……Yaşınıza oranla hiç olmayan hayat bilginizdi… Benim yediğim-içtiğim ve her bir adım-izim belli ve apaçık orta yerdedir, gizlenmem, dolayısıyla da izlenmem……..sizin aklınızdan geçen ve isteyip de ulaşamayınca kurguladığınız her bir çarpık hikaye…..ancak sizin çok alışık olduğunuz, kendi düzeninizin dikiz aynasından yansıyan yanılsamasıdır; sizin için alışılagelmiş ama benim hiç barışagelmediğim ve dahi denemediğim bir durum ve ruh halidir ki, ben de geçerliliği olmayan bir hayat birimi olarak döner durur da, bir türlü kabul ettiremez kendini. Neyse bu da size ders olsun, bir daha güzel bir kadın görünce terbiyenizi takının, sonra bir de etrafınıza bakının….öyle ahkam kesmeyin hemen tanımadığınız insanlarla ilgili, sonra mazallah atıp tuttuğunuz kadın alıverir aklınızı ve derken ruhunuzu; siz inkar, iftira ve sonrasında itiraf diye giderken…..Dedim ya aman dikkat! Bu yaştan sonra, affetmez öldürür insanı cehalet ve gaflet!
Bir ben+bir koca kedi+bir küçük kız, bir evde bu gece arkadaş birbirine… ev dediysek….kızma eski!…güzel olmuş küçük kızın tahtının yeri de, bedeline eş değerde malı mülkü de, gel gör ki, biz üç yalnız arkadaş, bu evde, bu gece, bir kaderde.. misafiriz birbirimize….
…kızım, yok yeni değil, 2 yıl önce de evlenmişti….ikinci kez, daha iyi, daha gösterişli ve daha pahalı evlendi….yani evi oldu…..önceki ev küçücüktü bir oda bir sofaydı, hani nohut oda bakla sofa dedikleri….nohut dediysek, benzetmemize halel gelmesin, sen de kızma eski! havyar yatağında nohut ve bakla sayılırdı….ev küçüktü, ona göreydi, kendi gibi minicikti….derken dev bir kedi geldi eve, tuvaletin yarısını kaplayan kumu, her yana dağılan tüyleriyle, güzelim ev dar geldi…ben bir gün boyu ancak sığarken, sığamaz oldum, uykuya dalamaz oldum….gel zaman git zaman, “yeni”den “ev”lendi, ev büyüdü, hayaller büyüdü, planlar gelişti….oda üç oldu, banyo iki oldu…..ama işe bakın ki, büyüyen eve tezat, benim yerim hep aynı kaldı! YORUMSUZ!
Arkadaşım dedi ki; “..şimdi sen bu konuşan adam filan gibi yazıları yazıyorsun ama….eee??…ya eski!….bak kadın beni unutmamış, habire bana bir şeyler dokunduruyor, yazılarında bana göndermeler yapıyor…….diye….hımmmm!!!” Ama ben, yapı itibariyle birine bir söyleyeceğim varsa, hiç durmam, hiç beklemem koşar söylerim….tabii….karşımdaki beni dinleyecekse, dinlemeyene veya her nedense dinleyemeyene zaten sözüm olmaz-duramam çatlarım-ortamdan kırılırım. Söz, ani bir kararla, fevri bir ihtiyaçtan, acil döküldüğünde, ne kadar ürkütücü ve tehlikeli olabilirken, durdurulup, bekletildiğinde ve bu bekleyişin bitişi, sürekli ertelendiğinde, bozulur-bükülür; bayatlayan sözün yanında-arkasında durulmaz olur. O yüzden, bilen bilir, ben söyleyeceğimi, duraklatmam; bırakırım gideceği yolu kendi bulsun. Ve bilirim ki, yazabilmek için, sindirmek gerekir; neyi mi….. neyi anlatacaksanız onu….. aşk-ölüm-kayıp-kazanç-nefret hasret….hepsinin sindirilmesi gerekir. Henüz tadarken, yudum yudum, artık her neyse yudumladığınız, azar azar ya da bol kepçe, el-ayak, hepsi batmış bir halde….. yazılmaz….. beklenir ve o beklemede, kelimeler art arda eklenir….diğer türlü, hangi duygu ise, sizi yazmaya itekleyiveren, o duygunun şiddeti, sizi anlatmak istediğinizden çok uzaklara bırakır, yolunuzu kaybedersiniz.