Şu tırnaklarına hep pastel renk ojeler süren, açık, bir buruk pembe midir nedir….yakından bile tanımlanamayan ve hatta kendinin bile ne renk olduğunu anlayamamış olan kadınlar, sözüm sizlere…. Ne zamana kadar bu uçuk kaçık renkler…..artık genç kız değilsiniz! Sürün şuradan bir kırmızı oje…..ona uyan bir de dudağa parlatan rujdan güzelce. Bu saçlar neden hep toplanmış! Onların hakkı değil mi sere serpe dolaşmak, tamam…kabul….yemek yaparken, çalışırken veya spor yaparken belki de, sonrasında niye illa ensede…..olmadı biraz daha yukarlardan sallanmakta mutsuz isteksiz aşağılara….Gün gelecek açacak saçınız olmayacak, olsa da işe yaramayacak ve dahası açtıkça sizi olduğunuzdan yaşlı gösterecek. O zaman ne yapalım?…..en kolay kullanabileceğimiz, bize en çok yakışan modeli bulalım ama lütfen kullanalım, bu gün kestirip yarın yine yukarı kaldırmayalım. Ve saçlarımızla beraber yaşayalım, ellerimizin arasından akıp giden zamana inat, doya doya…..doyamasak da….ne yapalım?! Artık talih elimize ne büyüklükte bir kaşık verdiyse (evet biliyoruz kimine kepçe kimine kahve kaşığı kadar ama…artık kısmet neyse ne!) daldıralım hayata….
Hayat boş bir defter gibidir; sevdiğimiz değerli ve güzel şeylerle doldurulmalı diye düşünürüm hep….defter bazen bir kısmı, bazen çoğu doldurulmuş gelir ki, bize ancak boşlukları doldurmak kalır…..çünkü kader, bizden önce eline almıştır defteri ve maalesef, bazen de, tamamen yazılmış-çizilmiş, adeta bir kitap haline gelmiş olarak elimize ulaşır, bu durumda yapacağımız tek şey okumak-öğrenmek, belki ezberlemek ve bizden habersiz, bizim için yazılan yazıları değiştiremeden okuyup gitmektir. Belki sevdiğimiz yerleri, renkli kalemlerle işaretleyebilir, bazı bölümleri, sayfaları katlayarak belirginleştirir, belki şansımızı, kendimizi zorlayarak hiç istemediğimiz bir kaç sayfayı yırtıp yok edebiliriz ancak her istenmeyen, çıkartılan sayfa en az bir sayfayı da kendisi ile birlikte, bizim seçimimiz dışında iptal eder……bunun içinse, hem cesur, hem kararlı olmak gerekir…..çünkü giden geri gelmez…
Masalımız, Parmak Çocuk! ……efendiiiiim!!!…..bizim parmak çocuk meğerse erkekmiş!!!! bir kadın onu evine almış, sarıp sarmalayıp sevip büyütmüş…..de…büyütmüş…… derken parmak çocuk öylesine büyümüş öylesine büyümüş ki kadının evine sığamamış…..çocukcağız!!!!! da ne yapsın bir gün kadın uyurken kendini yeni dünyalara atmış, epeyce de eğlenmiş, gezmiş dolaşmış…….veeeee gün doğup da kadın uyanıp da….gözlerini açınca…..ki…..bu arada….deve tellal pire berber çoktan olmuş iken…..bir de ne görsün!?!…elleriyle büyüttüğü çocuk yok….kadın bu işe çok şaşmış….saf saf her yeri aramış taramış, oturmuş düşünmüş taşınmış……epey bir zaman harcamış ama yine de işin içinden çıkamamış….neden sonra halen ıslak gözlerle camdan dışarıya baktığında…o da ne!? çocuk çok uzaklarda bir yerlerde, artık gözünde eskisinden de küçülmüş bir halde, yediği haltları yüzüne gözüne bulaştırmış bir şekilde, kırdığı ceviz kabuğunun içinde, diğer ceviz kabuklarını da habire beline bağlamaya uğraşıyor….kadın, o an anlamış…. taa en başından beri hata yaptığını kabullenip evine girmiş…..önce camı, sonra perdeyi kapatmış….ardından bahçe ve ev kapılarını da bir güzel kilitleyip, köşesine kurulmuş…..devran buysa esas kral benim diye!
Oyun…..çok güzeldir!….dünya güzeli bir aşk, arka plan göl-güneş-dal-yaprak-özlem-arzu-sır diz boyu……birden sahne değişiverir derken….kim takar!? daha söylenmemiş repliklerin varmış, doyamadığın tatlar kalmış, özlemin arzun bir geçmiş zamana takılıymış….sahne biter, dekor gider, tüm oyuncular yeni rol dağılımı için yeniden sıraya girer.
…….bir yere düşmüşüm, öyle…..rüyamda gözlerimi açıyorum bilmediğim bir yerdeyim; belli ayağım kaymış….savrulmuşum….düşmemişim…sendelemiş, çarpmış ama kimbilir neye…neyle tutunmuşum?……..neden mi savrulmuşum?……karanlıkta hiç bilmediğim bir yolda yalnız ve ağlayarak yürürken, gökte ay misali parlayan şeye takılmış gözüm, ardından, her akşam acaba bu günde görür müyüm diye diye kaymış ayağım; dedim ya olanca ağırlığımla çarpmış……şans eseri durmuş ya da kendimi durdurmuşum. Neyse….buradan çıkıp kurtulurum da!…..bu başımda toplanıp…bana bakıp bakıp bilmediğim dilde bir şeyler söyleyen, sonra garip garip sırıtıp yine söyleyen canlılar da ne?…nereden çıktılar?……ben tüm hayatım boyunca bu kadar iğrenç, bu kadar korkunç bir tür canlıyla karşılaşmadım…hiç bulaşmasam; kalksam, koşsam…..ama hayır ben kaçmam…yanlış yapmadım ki!…kimseden korkmam…mecbur kalkacağım ve ne yapmak gerekiyorsa onu yapacağım…canımın son parçasına kadar savaşacağım…göze göz dişe diş….savaşacağım ama bunların dillerini anlamıyorum, kullandıkları silahları tanımıyorum……..benim bildiğim üç silah var; insan olan insanın kullandığı, söz, göz ve kalemi tanırım ben silah olarak; gerçek insana yakışan……çok ilkeller ama cani değiller bu canlılar, topla tüfekle değil bunların derdi; bunlar pis ellerine nereden geçtiği belli olmayan şeyleri, daha da pis dilleri ile çamura bulayıp atıyorlar, korkunç sesler çıkartarak ve ağızlarından salyalar akarak sizi dakikalarca süzüyorlar….öyle çok süzüyorlar ki nihayetinde üzüyorlar…..ve bir kez yapıştılar mı yakanıza, sülük gibi, kene gibi, ne yaparsan yap…..gitmiyorlar. O da ne, yukarlarda bir yerlerde bana benzeyen insanlar var, ama çok azlar ve olaya müdahele etmiyor, duymuyor, görmüyor, söylemiyorlar; yoku oynuyorlar. Biraz durup düşünüyorum ve önce o bilmediğim dillerini öğreniyorum;….yaşasın!….bir dil bir insan diye boşuna dememişler; işte oldu!….bir kısmını aynı dili konuşarak bertaraf ettim. Diğerleri için uzun çarpışmalar gerekti, bazen kurnazca, bazen onlar gibi hain hamlelerle; işte tamam!…biraz daha azaldılar, bir kısmı korkak…onlar kaçıştılar, bir bölümü ümitsiz vaka…onları Allah’a havale ettim ve doğruldum, üstümü başımı düzelttim, yoluma kaldığım yerden devam etmek üzere adım attım ki.. Bir de ne göreyim, bu kadar zaman ortalarda olmayan yalancı ay!…yine çıkmış ortaya…öyle boylu boyunca karşımda…inanmam artık sana yalancı ay! bunca zamandan sonra… ne malum yine ortadan kaybolmayacağın bir kez daha….HAYIRDIR İNŞALLAH!!!
……yürüyeceksiniz…..ne kadar yürüyebilirseniz.-oniki yaşımdan beri yürüyorum, kim bilir kaç km oldu- ve iyi bir diyetisyenle önce fazlalıklardan kurtulacaksınız…..sonra mı? sonra bir seçim yapacaksınız…….şişman ve her lokmayı tatmış olmak mı, normal ölçülerde her şeyden yiyen, az+öz=yeterli bir hayat mı….. veeee söz vereceksiniz kendinize… tutacağınız şekilde…. tutacağınız miktarda….
Ansızın giriverir kapıdan, kendi evi gibi!… habersiz-teklifsiz, çok alışkın-çok tanıdık-çok arsız bir misafirdir. Geçer, baş köşeye kurulur. Utanır, mahcup olursunuz….. hazırlıksızsanız eğer, hiç beklemediğiniz, başka planlar yaptığınız bir zamanda geldi diye… zaten çok zamandır bakıyor-bekliyorsanız onu, sevinçten deliye dönersiniz, yedirir-içirir, rahat etsin diye, olmayanlarınızı da, var gibi hissetmesine uğraşır-didinirsiniz; sırf gitmesin, bu misafirlik hiç bitmesin…..hep kalsın istersiniz…..oysa ki AŞK, diğer misafirlere benzemez, ne kadar rahat ettiğine, nasıl karşılandığına bakmaksızın belirler kalış süresini…. Belki bir gün, belki bin yıllığına gelmiş gibidir….Ne zaman geçip gideceğini, kendi de bilmez…..derken gün gelir, anlarsınız, bir şey söylemese de, belli etmese de anlarsınız….ayrılık vaktidir……gitmesin diye çabalarsınız…ki elinizden bir şey gelmez…….. siz göz açıp kapatana kadar o gözden kaybolmuştur……es kaza durdurursanız, kapıdan çevirip, yalvar yakar, tekrar alırsanız içeri, diller dökerseniz gitme diye….dinlemez ya, dinledi diyelim, artık yanınızda kalan, AŞK misafir değil, sizden biri olmuştur ve artık adı AŞK değildir. Siz nasıl çağırırsanız, adını ne koyarsanız o olmuştur. Sürekli misafirliği mümkün olmayan AŞK; farklı bir kimlik ve karakterle yanınızdaki yerini almış, aslından vazgeçmiştir. Siz farklı düşünseniz de, gerçek budur. Süresi dolan AŞK, sizi bırakıp gitmese de, bitip gitmiştir; siz, bu durumdan, ister haberli, ister habersiz olun veya umursamaz, takmaz, mış gibi davranın. Olay bundan ibarettir.
…..içer derler keçinin uyuzu için….o yüzden…..çeşmenin gözüne yapışmış, suyun başını tuttum sananlar………her şey zamanı geldiğinde, malzeme bulunduğunda, anında muadili ile değiştirilir…ve!! ağzının tadı tuzu, bulunduğu yerin huzuru ve başka bölgelerinin keyfi kaçar kaçmaz harekete geçebilen ve her nedense, hepsi inkar etse de, çok kolay dolmuşa binen, insan türünün erkek modeli….muadile neredeyse uzanmaz bile, çünkü muadil, adamın yaşı, en çok da parası ölçüsünde ya kapı önünde bekleşir ya eve sipariş usulü gelir veya getirilir durumdadır….bedenin incecikmiş, yüzün güzelmiş, yaşın gençmiş…miş mış…olsa bile….her şey bir gün anı olur….suyun başındaki sen!…çeşmenin gözüne yapışmış olan sen!…bir bakmışsın, sert bir su tazyiki sonucu, önce çeşmenin yalağında, derken özgürce akıp dereye karışan çeşme suyunda tepe taklak olmuş bulursun kendini….sen gibilerin arasında… a şaşkın!…sonra şaşırma!…hesaplar tutmaz bu oyunda, kendi çok akıllı sanma, dön de bir bak dereboyuna…sen gibi çok akıllılar tonla!
Masalımız, Deniz Kızı! 8 Kasım 2018 Burada bahsi geçen deniz kızı…gerçek deniz kızı…..öyle deniz anası, yosun veya ahtapotlar üzerine alınmasınlar! Eveeet…. Bizim deniz kızı, sarı saçları bukleli, gözleri bir ömür uyumaktan mahmur hülyalı, öylesine dolanıyorken kendi yolunda, serin sularda yüzer misali…….hiç planlamadığı, hiç ummadığı bir anda onu görür…..karşısındaki sanki ışıktan bir heykel gibi ışıldar…gözünü alır ya da sanki bir şey onu işaret eder….bak! der…..deniz kızı gördüğü şeye durup bakar…bakar…..bakar….sanki büyülenmiş gibi bakakalır…….deniz kızının nice zaman bir türlü gözlerini alamadığı şey, yakışıklı bir prenstir……hayatında ilk kez bir adam görmüş gibi yanına yakınına gider……buraya kadar masal hepimizin malumu……masaldaki kız, prensi ölmekten kurtarır bizim kız ise yakışıklıyı küflenip eskimekten……devam…..deniz kızı bir kez gördüğü lakin hiç konuşmadığı hiç tanımadığı hiç bilmediği bir adama aşık olmuştur……kendi halinde, küçük bir deniz kızı olduğundan, öyle baştan çıkarma, gözünü boyama, aklını başından alma gibi marifetleri de, ne yazık ki yoktur……………derken…..günlerden bir gün….o da ne!…..prensin yanında birden peydah olan kadın da kimdir?!……….eş midir…..aş mıdır….taş mıdır bilinmez, sorulmaz, söylenmez biridir………….günlerce bekler…..bu aşkın bitmesini….kaybolup gitmesini…..onu gördüğünü günün hatırından silinmesini…..günler aya…aylar yıla döner, hiçbir şey değişmez….bizim küçük deniz kızı bir başına düşünür taşınır bolca aşınır, nihayetinde bir karar verir….ona ulaşabilmek uğruna, sahip olduğu en değerli şeyden….kendinden…..geçmişinden ve o güzelim sesinden vazgeçer…..dönüşü olmayan bir yola girer……hatırlarsanız masalda bir şekilde prense ulaşır ve prens mucize eseri gerçeklerin farkına varır…..derken…..birden her şeyden silkinir ve bir kez daha aşk kazanır…sevenler kavuşur…..masal biter…..maalesef bizimki gerçeğin masalı…..yok öyle bir şey….deniz kızı onca şeyden vazgeçmişliği, onca dillenmemiş aşkı ile kalakalır gerçekte…çünkü hayatın gerçekleri vardır, dünya düzeni maddi ve her daim geçerli, değer yargıları ve kurallarla işleyip gitmektedir….öyle her kişiye, her yere, her zamana göre farklı yorumlanabilen, kimi için hayat, kimi için ölüm, kimi için dert, kimi için uyum, kimi için huzur, kimi için çıkar, kimi için skor olabilen aşk, gerçek değildir….gerçekmiş gibi olduğu durumlar içinse söylenecek tek söz “açmadığın dalda sözün geçer mi”den yorumla-istediğin dalda istediğin gibi açabilmek içinse, üstün bir yeteneğe sahip olmak ya da deneme yanılma yoluyla gereken tecrübe ve pratiği kazanmış olmak gerekir…o yüzden, bizim masalda, saf deniz kızı kaybettiği kuyruğu, sesi, benliği ile bir başına, parasız pulsuz, itibarsız, bir “hiçkimse” olarak kalakalmış….yakışıklı prens ne rahatını ne hayatını bozmamış, gülmüş eğlenmiş, üzerine bir de şişinerek gerinmiş….koluna taktığı “herneyse” ile sürünüp giden vasat hayatına çekip gitmiştir………..hııımm!…elbette içi geçmiş, devrik şah misali, ünvanı kalsa da itibarı bitmiştir!….olsundur!….paranın alamayacağı, sarıp sarmalayamayacağı şey, artık devir bu devir olmasından mütevellit, yoktur!…….küçük deniz kızlarının gerçek olanlarına önemle duyurulur! not:::”lütfen bilmediğiniz sularda yüzmeyin, es keza yüzerseniz, gözlerinizi hiçbir şeye dikmeyin, karşınıza ne çıkarsa çıksın, bakıp yolunuza geçip gidin!”
Arkadaşım geldi, iki gözü iki çeşme ağlıyor……..”bitti” diyor. Hay Allah! Ne bitti acaba? Hayatında biri olduğunu bilmiyordum? deyince ….”yoktu zaten”….diyor. Hadi bakalım, çöz şimdi bilmeceyi? O zaman ne bitti sevgili arkadaşım? Aslında hayatında olmayan, hiç başlamayan ama varlığı hep hissedilen aşkları bitmiş. Bu da ne şimdi böyle? Adam yok, ilişki yok ama aşk var!…….o da bitmiş zaten… Gerçekten insanın ağlayası geliyor, çok korkunç bir denklem… “pekiiii!”…..dedim……çekinerek, “bu nasıl bir aşk”…..dedim ve sustum…”dilsiz aşk” dedi. Tamam belamızı bulduk! Dilli olanından bile bir şey anlayamayan şu kadınlar için son model aşk bu olsa gerek; öbürü süründürüyordu, demek ki bu öldürecek! Sevgili arkadaşım?!? madem bu aşk dilsiz, sen nasıl anladın aşk olduğunu? Acaba? Hani yani? “ben hissettim” dedi. Şimdi bayılacağım! Aşkı hissetmiş ve var olduğuna kanaat getirmiş, bir de kendini inandırıp, epeyce kaptırmış…olabilir tabii; herkesin çeşit çeşit hastalığı var!…ne yapalım!…insanın başına her şey gelir de….pekiii…..bu konuşulmayan ama hissedilerek varlığını sürdüren aşk, nasıl oldu da bitti?-(utandım, yüzüm tutmadı, başlamayan şey nasıl biter diyemedim!)-çünkü o kadar çok zaman olmuş ki, hala arkadaşıma dile gelmemiş bu dilsiz aşk. Bir an iyice baktım arkadaşıma; acaba deli mi diye? Aşkın hangi hali bu, hayal hali olsa gerek ama inanmış bir kere ve gerçek bir aşk gibi başlamış, büyütmüş içinde…bir diğerinin bakışlarının derinliğinde ve nihayetinde yorulmuş tek başına yürümekten ve vakti geldiği halde sözlenmeyen aşkın bittiğine hükmetmiş. Ağlıyor aşkına, hayallerine ve onca özlemin acısına. Yanlış biliyor ama……bir kere, hiçbir seven erkek göz göre göre sevdiği kadını kaybetme riskine girip, aşkını dillendirmeden bırakmaz (illaki bir yolunu bulur, ulaşır seven erkek…tarih bunun tekerrürleriyle doludur) iki….gerçek aşk dilli veya dilsiz asla bitmez. Sadece bayatlar, ilk tadı, kokusu değişir ama ne gam, gerçek aşık için bu da hiç fark etmez. Kısaca, arkadaşım yanlış şeye ağlıyor, ağlaması gereken, dilli aşta her türlü vaadi verip bir an sonra unutan adam cinsinin, dilsiz aşkına inanmış ya….. işte esas ağlanacak şey bu aslında. Kendini, bile göre bir hayale atmış, boşuna başını yakmış…… …uzun bir süredir yokmuş gibi hareketsiz duran annem, hiç kıpırdanmadan, oturduğu yerden teşhis koyan doktor gibi “çocuğum sen evine git, orada burada sürünüp durma, isteyen adam seni fezaya gitsen bulur” dedi….akıllı annem benim !!!!