Tutsaklık, bir şeyi sevmenin bir adım sonrasında başlar. Sevdiğiniz her neyse, yanınızda,
yakınınızda ve/veya aklınızda onu tutmaya ve onun için sevgi sayacını döndürmeye başlarsınız.
Hayatınızda, severek başlayan her olgu, arttıkça, sizin mahkumiyetinizi de şekillendirmeye
başlar, yavaşça…….Giderek kendinizi ona göre ayarlamaya, uydurmaya, uymayanları kaldırıp
atmaya ve kendinizden vazgeçmeye başlarsınız; bilinçli veya bilinçsizce, iç güdüsel bir
yaklaşımla…. işte bu, gerçekte, sevdiğiniz şey için ödemeniz gereken bedeldir. Yeni, farklı bir
siz yaratmaksa; yaratabilmenin bütün fedakarlık, incelik, bilgelik, emek ve sabır gerektiren
zorluklarını aşmak ve pek çok kez deneme yanılmalar, tekrar tekrar, en baştan sayıp gelmelerle
dolu, çoğu zaman, bir iç hesaplaşmayı ve pişmanlığı da yanında getiren, yeni karışım yaratma
çabası gerektirir. Ya da, koyuverirsiniz ipin ucunu, ne olursa, ne çıkarsa bahtıma der…..güzelse
mutlu, sıkıntılıysa mutsuzsunuzdur, fark etmez…..hayat her türlü yaşanasıdır, her
nasılsa…..durup bakacağıma, oynarım…..canım çektiği gibi……elle gelen düğün bayram
der…..bir de kadeh kaldırırsınız, yerine göre, kedere neşeye…..onca uğraşacağıma, aslında
değişmeyen, ama değişir gibi yapan, her şeyle yeniden, yeni baştan, çal hayat, kaldığın yerden
der, siz de mırıldanırsınız sessizce, en kötüsünden …… Bunlar bir türlü uymuyorsa aslınıza, en
son, en kolay seçenek gelir, bu ikisinin peşinden…….hiç görmemiş, bilmemiş gibi yapsam, ne
olur ki? diye düşünürsünüz; bir türlü rahat edemeyen aklınız fikrinizle, yine yine yeniden….Ne
güzel yaşıyordum, onu görmeden, varlığını bilmeden önce…..ne gerek var bunca çırpınışa…..hiç
gürültü, patırtı yapmadan…..hızlı hızlı uzaklaşsam…..biraz sonra tamam……şurayı da atlatsam,
biraz zaman, biraz iş güç, biraz mesafe, tamam oldu, işte!……derken….ama ya o ses de ne
öyle?…….biri var gibi peşinizde…….nereye gitseniz, ne yapsanız……gözünüzü kapasanız,
hep o…….o ses…..anladınız……aslında kaçılmıyor ki, her neyse dediğimiz, girmişse bir kez
gönlümüze…









