Yoruldum anne olmaktan…….hayat ne kolaydı yanlızca bir annenin kızıyken!

Kadınlar en çok ne yapar? Yuva? Hayır! Çocuk? Hayır! Çalışmak, didinmek? I- ııh! Üzülmek??
Ağlamak? Cık! Dır dır etmek? Belki biraz….ama en çok…..beklerler! Neyi mi beklerler? Her
şeyi…Biz de düzeni bozmadık. Hep bekledik! Sevdiğimizi, okulu bitirmeyi, iş sahibi olmayı,
ev kurmayı, sonra kurduğumuz evi güçlendirmeyi, en güzel günün gelmesini, en mutlu anı
yaşamayı, çocuğumuzun büyümesini, sonra, bizim kadarken aldığımız kocamızın büyümesini,
sonra o büyüyen kocanın hiçbir yere sığamayacak hale gelmesini, sığabileceği bir eve geçmeyi,
yine sığmazsa, yuva dediğimiz evi dağıtmayı, dağılan evi, kalan kadarıyla, tekrar toplamayı,
çocuğumuzun okulunu bitirip hayatını kurmasını, yaşlanan ebeveyinlerimizin sağlık
problemlerinin çözümlenmesini….. Ve hep erteledik, istediğimizi yapmayı, yalnız canımız
istediği için bir şeyler yapmayı, dilediğimizce gezip dolaşmayı, hayatımıza köle olan
ömrümüzü özgür bırakmayı, belki süslenmeyi, yalnız kalmayı ve hatta yarın daha iyi bir gün
olacak ve illaki bir fırsatım olacak düşüncesiyle, yaşamayı…..tüm zaaflarımız, zayıflık ve
cesaretsizliklerimizle, insan gibi yaşamayı……erteledik. Hiç aklımıza gelmedi! Gerçekte başka
gün yok! Her şeyi yapmak için tek gün, bugün!…..

Yazsam mı? dedim…elim kağıda+kaleme gitmedi…sözler, sesler boğazımda düğümlendi..
derken kağıt buruşup, bir kenarda dinlendi….hayat öyle hızlandı, öyle zorlandı, öyle dertlenip
tasalandı ki….bu ruh, bu beden, ne yapsam, derlenip tertiplenemedi…….eski haline dönmek için
tepindi….lakin, orijinalinin esamesi okunmayan, bu günde, şu anda….aslına karşıdan bakan,
artık yalnız astarı kalan, kendine bakıp bakıp ….”demek hayat böyleymiş” diye
söylendi…bendeki esas ben, hayata ARA verdi. Halim böyle iken, aklım yaz derken, canım hiç
istemedi, bol bol içlenip, sızlanıp…… “benim düşüncemden kime ne, kimin düşüncesinden bana
ne….niye söyleyeyim…olmadı çiziktireyim…okumadılar diye üzüleyim….herkesin fikri
kendine, benimkisi bende, elalemden bana ne” derken derken….aylar geçti…..gün geldi, tekrar,
yeni ben şekillendi, neye benzeyeceğini bilmeden, büyümek, derken yürümek, konuşmak
istedi….en nihayetinde, artık SIRA geldi ki, yazmak ve paylaşmak istedi…ve elim kaleme,
kalem kağıda değdi….kurtulduk sanmıştınız ama, yine, içimdeki yeni, canlanıp dile geldi…
Ben yeni yazıları sıralarken, birkaç hafta eski yazılardan geçinip gidelim….ne dersiniz!?!

Yorgunum, yorgunsun, yorgun! Neden dersiniz? Neden bazıları yorgunken, diğerlerinin hiçbir
şeyi yoktur. Çünkü gereken nefesi alamayız, biz ne kadar soluklansak, diğerlerinin kirlettiği
dedikoduları, çok bilirmiş gibi ahkam kesişleri ve her nedense, üstlerine vazife olmadığı halde,
ahlak bekçisi kesilmeleri ve herkesi, aynı kendi gibi bilip, yargılamaları bizi nefessiz, oksijensiz
ve kendine inançsız bırakır… hayat için halimiz kalmaz; başlarız sürünmeye…. Ne için?
Başkalarının kuralları belirlediği bir dünyada, biricikliğimizi koruduğumuz için;
beceremeyince ya da dayanamayınca onların kuralları koyup, kurguladığı hayatta, gönülsüz rol
aldığımız ve bu rolü hiçbir zaman benimseyemediğimiz için. Yavaş yavaş ölürüz, her gün biraz,
nefes alabilmek uğruna, kendi biricikliğimizden verir, sıradan olmak, kabul görmek adına,
devam ederiz bu değiş tokuşa…….gün gelipte tanınmaz hale gelinceye, biz bizden oluncaya
kadar….. Ya direneceksiniz, orijinal halinizle, çoğu kez yalnız, tek başına ya da
alkışlanacaksınız her benzeyişinizde çoğunluktan yana…….Hayat sizin, karar sizin; artık hangisi
uyarsa…,

Bazen bakıyorum, genç kadın 30-35 ama eski yüzlü, süslü püslü ama işte fazla yaşanmışlığın
getirdiği, bir bayat havada…..dünyada geçirdiği süre ile bağdaşmayan bir kartlık, bir tatsızlık….
Bir ideal uğruna değil de yalnız kendi öz isteklerinin, nefsin bitmek bilmeyen serzenişlerinin,
her daim bir başkası üzerinden tatmin edilmesi nedeniyle, yaşadığı süre boyunca kurduğu bencil
düzenin, peşinden koştuğu hırsların ve doymak bilmez arzuların sonunda kalan tortu ve bu
tortunun can sıkan… rengi! Bu renk ki, yüze, bedene yansır, bin metre öteden fark edilir.
Uzaktan bile, bir insanın, ne kadar, kendi istediği bir hayatı, şartlar dahilinde kurgulayıp,
yaşamayı başardığını görebilirsiniz; parlak renkli ve iç açıcı insanlar, hep hoş şeyleri
çağrıştırırken, puslu, karartılı, gölgeliler ise şüpheli, kendinden emin olmayan, dahası hayattan
da sürekli kuşkusu olanlardır. Bazen de bakarsınız, kadının yaşı var, var olmasına ama, yaşlı
desen değil, genç desen değil. Yıllanmıştır, evet yıllar geçip gitmiştir, tıpkı bizim gibi, onun
için de…ama yaşama sevinci, kendi iradesi ile verdiği ve biricik olmasının nedenlerinden biri
olan, hayat görüşü, onu neredeyse ilk günkü tazeliğinde ve diriliğinde saklamış ve
saklamaktadır. Yalnız, inandığı şeylerin peşinden gitmek, yalnız, çok sevdiği, sevgisinin
değeceği şeylere, boyun eğmek, güzel şeyler sonlandığında her insan gibi üzülmek, belki biraz,
bir süre büzülmek, büzüşmek ama sonra tekrar ayağa kalkmak ve yol almak isteği, hayata güçlü
tutunuşudur, onu böyle genç tutan. Unutmamak gerekir, kalp ne kadar inançlıysa, her şey için,
her şeye rağmen, hala, sevgi doluysa, insan o kadar güçlü ve özeldir. Hep özel olmanız ve öyle
kalmanız dileğiyle…..

Bi düşündüm de; doğru gerçekten….. Hiç yol kenarında…..??? Adam, aşkın karasından, kendini
alkolün avutucu sıcaklığıyla, yol kenarlarına atıp, yaralı kalbini avutur ve dünyadan geçer.
Aşkla uyur, aşkla uyanır, aşk içer, aşk yer….. Doğrusu, utanasım geldi, kadın olduğumdan! Şu
adamların kalbinin büyüklüğü yanında, kadınları sıradan, bencil ve duygusuz bulmak üzere
iken…….film koptu! Allah Allah! Bu kadınlar neredeler ki? Adamlar, aşk kederinden
dağılırken? Cevap hazır bile! Bu adam, bu hale düşerken, yanındaki kadın tamamen
düşmüştür!…aşkın imitasyonunda bile erkeğe, şakşakçılık yapan toplum, hele ki böylesi bir
büyük aşkta, kadını tamamen alaşağı etmiş, vurmuş, incitmiş, olmadı çarmıha germiştir. Ya da,
kadın, utanç, acı ve ızdıraptan, ağır depresyon vakası haline gelmiştir. Bu aşkın, olmayan
tarafındaki, olmayan kadınınsa…..esas ironi de buradadır!…bahsi geçen, her iki karakter kadar
bile şansı yoktur; olmayan kadın, kalpsiz, insafsız kadın, bu adamların,-ne yapayım
dayanamıyorum-diye, dağıtıp çıktığı, hayatı tekrar toparlamak, dökülüp saçılan ev bark, çoluk
çocuk, varsa düzgün iş ve aileyi tekrar toparlamaya çalışmaktan anası ağlamakta; kadınlık
gururunu bir kenara bıraktığı gibi, ayakta kalabilmek uğruna, kendinden bile geçip, devraldığı
enkazı tekrar hayata geçirmekle meşguldür. Ve işte, bu tablodaki yeri, ruhsuz, kalpsiz,
acımasızdır. Adamlarsa, hem aşkı yaşama, hem toplum, hem aile gözünde, olmadı, bu şekildeki
durumlara, kendini bizzat koyarak, kendini kendine, acındırma halleri ile nasıl da duygulu,
insan, gerçek aşklıdır… ancak gerçekte, bu resmi oluşturan adam……sorumsuz, bencil, canının
istediğini yapabilecek özgürlükte bir canavardır. Herkese verdiği zarar yetmemiş gibi, bir de
sokaklardaki asayişi bozmakta, çevre kirliliği ve kaosu yaratmaktadır. Evet, hiç yol kenarında,
içip sızan, aşktan berduş olan………kadın görmedik…Allah’a şükür! Kadın yine büyüklüğünü
gösterip, her şeyi sineye çekip, önüne baktı da, toplumlar yaşayabilme şansı kazandı.

Ve sahip olunan güç nasıl korunur? Tek bir kural var! En hızlı, en kısa yoldan, duygularınızla,
aklınızı fikrinizi ayırın. Biliyorum, çoğumuz için zor; özellikle de kadınlar için, çok zor! Çünkü,
duygularımız ve aklımız ve özümüzdeki bir çok şey, bir örülmüş, hepimizin ki, birbirinden
farklı motifler. Güzel insan, duyguları olan, onları da dinleyen, bekleyen, özleyen insan. Ama,
bu dünya düzeninde, var olmak adına, ayırın duygu ile aklı, bir kerede……her seferinde,
ayağınıza takılan duygular, çekilsin kenara, yolunuzda ilerlemek adına; vazgeçin, her türlü
zaafınızdan, zayıflığınızdan, incinmişliklerinizden…..eğer böyle yaşamak bana göre değil,
diyorsanız……o zaman alışın, bir an önce, acılarla yaşamaya……güçlü olmaksa, yürek ister;
duyguların yarattığı eziklikten arınmış, fikrini, hedefini kuşanmış bir yürek. Doğrusu, bu zor
bir reçete….herkese göre değil, ancak illaki denemek gerekir, kanımca….

Mutsuzluğun gerçek sebebi, olmazda israr etmektir. Olmayacağını, olamayacağını bile göre
direnmek, ısrar etmek, olmadı inkar etmek ve son aşama, isyan etmektir. Olmayacak,
değmeyecek, gelmeyecek olana, hele ki, en başından belli ise, tüm birikimini-zaman, yer,
sevgi,imkan,emek-safça, teslim etmek, neredeyse intihar etmektir.
Bize verilen ömrün kim bilir ne kadarını, sağlıklı ve hayatımızı yaşayarak geçirmek dururken,
bile göre hayata ters düşmek, oyun bozancılık, mızıkçılık ve sonrasında, daha baştan, hükmen
mağlup olduğunu kabul etmenin, ezik büzüklüğü, bozuk bozgunluğu, tarif edilemeyen
pişmanlık ve binlerce keşke dolu, gün gece bitmeyen sorgu sualin, kararı önceden belli,
müebbetten mutsuzluğun belki da tek nedenidir.
