İkinci çıkınca ortaya, birinciye dönüp tekrar bakılır…..hani belki?!?…. kimbilir belki vicdan muhasebesi….belki ben ikileminin dövünmesi…..belki özgüven sarsıntısı…yeniden deneme isteği değil de, yanlış mı yaptım kuşkusunun kemirisi…..bir daha dönülüp bakılır birinciye….heyhat!…..ne mümkün kıyas!!….ikincinin günahları da yetmez birinciyi aklamaya, allayıp pullayıp taç yapmaya…..bu adamlar bir kez gitti mi…..gider!
beş” siniz!!!!!! ama olsun siz şimdiden başlayın. Bir pantolon, bir gömlek, bir çanta, bir telefondan oluşan bir pratik yaşama geçin. Gereksiz olayına, gerekiyorsa çekmecelerinizden başlayın, ya da çantanızdan…..ve bunu sürdürün. Kendi etrafınızda giderek büyüyen halkalar çizerek, tüm gereksiz eşya, iş ve insanlardan kurtulun…. Hayatınızı sadeleştirin. Yalnız giysi ile de sınırlamayın olayı, hedefiniz hayatınızdaki her şeyi elden geçirmek olsun; sizden enerjinizi çalacak, zamanınızı boşa harcayacak ve sonuçta size kattığı hiçbir şey de olmayacak….çünkü gereksiz….olandan kurtulun. Mecburiyet durumlarında, hadi gereksizliğini veya zorunlu olma halini idare ettik diyelim ama anlamsız ve yararsız ve hatta zararlıysa…..lütfen bir çaresine bakalım, baktıralım, olmadı sınırlayıp, kısıtlayalım ve hemen olmasa bile zaman içinde bunlardan ayrışalım.
Bazen insanın yalnız kalması gerekir……bu öyle bir süreçtir ki, kendinden başka kimseye tahammülü yoktur insanın…..ne beden ne ruh ne ses ne soluk…..dayanamaz……tüm enerjisinin, tüm değerlerinin, tüm bildiklerinin sıfırlandığı bir başka haline geçişidir insanın…..yalnızlığında…..bir kendi ile beraberken…..derinde biriktirip, onca zaman taşıyıp getirdiği yıkıntıları toplayıp atmak, geride kalanlardan değerini hala koruyanları almak, sevdiği ama geçerliliğini kaybetmiş eski kendinin, bir işine yaramayacak her şeyinden, bir daha hiç geri almamacasına, gözünü kapatıp vazgeçmesi gerekir……ancak, yeni hal içinse, emek ve enerjiye ihtiyaç vardır……artık çok az kalan istek ve enerji ise, bolca bulunan zamandan dönüştürülerek ihtiyaca harcanır….evet, kendimize emek vermek gerekir…..baharda, kafasını ilk çıkartan sarı nergisler gibi ortaya çıkmak için, bizden yeniden varolan, yeni bizi sabırla beklemek gerekir…..yani sözün özü…….belli ya da -her kişiye göre değiştiğinden-belirsiz bir süreye ihtiyacımız vardır.
Tamam herkes değil; ezici çoğunluk adına yazıyorum yine….istisnalardan bize ne! Kim ufalttı bu yazıları bu kadar böyle? Harfler ne zamandır büyük, küçük ve çok küçük harfler şeklinde ayrılır oldu?? Kazakların yıkama talimatları karıncalar için mi yazılıyor ki artık görünmüyorlar gözüme??? Tüüü….bu bozulan gözler benim mi??? Yakın gözlük ihtiyacı olan ben miyim Tanrım???? Takmayacağım işte!! Bana ne! Ablama şikayet ettim…..”Allah korusun kör olursun” dedi… haydaaa!…ne alakası var ya……takmayacağım…kafede menü bile okunmuyor, zaten artık cilt cilt geliyor, önceden hazırlanmadıysan vay haline! Gözler adam gibi olsa, hemen kopya alacaksın ilk açtığın sayfalardan ama nerdeee…göz göz değil ki artık! Halbuki geçen gün yemeğe gittiğimiz akıllı ve cici arkadaşım, menüler gelince “hııım!” deyip..çantasını açtı..gözlüğünü aldı..tam takarken ben engel oldum….”niye” diye şaşırarak sordu….”olur mu hiç!!” dedim…. ”yaşlılar gibi”….. yine merakla sordu…….”ama okuyamıyoruz??”……..”hem bana yakışıyor” dedi ve taktı…o andan, gözlüğünü çıkarıncaya kadar, ona bakmadım, okuyamadığım menüden, garsona elimle yazıyı gösterdim…..en tanıdık yemeği seçtim gitti…..bakalım ne gelecek?..garip isminin altında kimsenin okuyamayacağı şekilde içindekileri yazmışlar…benim için ne olduğunun önemi yok artık…. gelen yiyeceğin içindekini tam görüp göremeyeceğim bile muallak iken…arkadaşım menüden ayrılıp, gözlüğünü çıkartınca, her şey normale döndü……ben sakinledim, ikinci bir göz vakasına kadar eski halime döndüm….takmayacağım işte!
Bir gün hayat biter. Bir tek sizin için zaman durur. Öyle bir yerde durur ki, ne geçmiş ne gelecek vardır hatırınızda; hep olması tavsiye edilen şekilde, her zaman uğraştığınız formda, bugündesinizdir. Şu anı yaşıyorsunuzdur, ama nefes almadan. Çünkü az önce hayat bitmiş, siz artık yoksunuzdur. Ancak bir başka anlamda da, şu anda, yalnız ve dünyanın tüm işi gücü, derdi tasası ve yasası ile birinci dereceden muhatapsınızdır. Sizin değil de kaderin, ya da dolaylı olarak, sizin, mecburen verdiğiniz kararın sonucunda mahkum olduğunuz, yaşamak durumunda bırakıldığınız, bir çeşit hayattasınızdır. Önceden bilmediğiniz, öğrenmediğiniz, sevmediğiniz, bir türlü beceremediğiniz, her türlü kavramı, yaşamak, bir şekilde sindirmek, üzerine geğirmek ve posayı atmak mecburiyeti vardır ki….bu prosesin işleyişidir. Diyelim çok hassassınız, yiyemediniz, yetersiz beslenmeden kaynaklanan çöküş, yediniz ama sindiremediniz, mide rahatsızlığı, ne yapsanız yanma, ne yapsanız acı sızı, yalnızca belli başlı ürünlerle beslenmekten mütevellit, tek yönlü beslenme ki, sıkıcı ve tekdüze tatsız, anlamsız. Derken hadi, yediniz ve sindirmeye çalışıyorsunuz, yeterince güçlü ve arsız değilseniz, onca yeni, bilinmeyen şeyin yarattığı gaz ve kramplarla dolu, fazla şişlik ve dolayısı ile içine gizlendiğimiz eski giysilerden mecburen vazgeçme, yeni şekle, beğenelim beğenmeyelim bürünme….bu bölümün de bir şekilde aşıldığını düşünürsek, gelelim, posanın atılmasına….da, acaba beden hazır mı, böyle bir sona, sonuca….sahip mi, bunu dışarı atabileceği, güvenilir bir alana, tüm bu yenilerin, gereksiz, atık olanından kurtulduktan sonra, temizlenip, normal hayata dönmek için gerekli alet edavata……yoksa, hazır değilse ruh-beden, bu yenilerle beslenen can….kim bilir belki de, kalınır kabız, bu dünya düzenine uymayan bedenle, yapayalnız…..
İnsanın yolu cennete düşer mi? Benim düştü! Günlerden bir gün yolum ODTÜ ye düştü! Hayatımın en acı dönemi olmasına rağmen, hala en güzel günlerim diyebileceğim günler geçirdim. Tam beş yıl, harika bir beş yıl yaşadım. Doyasıya…. yine de doyamadım ya! Olsun! Beş yıl benim evim yurdum hayalim umudum suyum nefesim oldu. En güzel arkadaşlar, en gerçek dostlar, gelecek için, bilgi için çalışan insanlar oldu çevremde. Bir daha hiçbir ülkede, hiçbir ortamda bulamadığım, insanın o en aydın, en yalın halini tanıdım… insanın en güzel en insan halini yaşadım. Farklı kültürlerden gelip, bilgi ve emek ateşiyle kavrulup, içinde türlü tadı barındırarak pişen, emsalsiz yemeğin bir tadımlık parçası olmanın haklı gururunu hep taşıdım ve taşıyorum.
Deniz kızlarına sesleniyorum ama gerçek olanlara, yaşlı+deniz anası, çirkin+deniz tarağı, pek meşhur, bulduğuna tüm kolları ile yapışan ahtapotgillerden bahsetmiyorum…… Gelin vazgeçin şu adamlardan! Hangi adamlardan mı? Evli olanlardan tabii ki!… Bırakın gitsinler yollarına, size adam mı yok! Elini sallasan ellisi, saçını sallasan tellisi, diğer uzuv ve bölgeleri saymadım bile… Şimdi duyar gibiyim… “ama başlarken bilmiyordum evli olduğunu!” ve bunun diğer cinsiyetteki tekrarı “karımla mutlu değilim sorunlarımız var, boşanacağım!”… Bu hiç değişmez, yüzyıllardır aynı… Emin olun, şüphe etmiyorum samimiyetinizden; doğrudur bilmiyordunuz ve şöyle sığ bir soru da sormayacağım “eee şimdi öğrendiniz işte, niye bırakmıyorsunuz?” gibi…. Çünkü aşksa…. bırakılamaz, engellenemez, çözümlenemez ve şekillenemez… Her durumda, acı çekeceğiniz mutlak bir gerçek, yapılabilecek pek bir şey yok; ne siz, ne bir başkası sizi kurtaramaz artık… Sevgili hocam, bir gün derste şöyle dedi “gerçek aşk, yasak aşktır….gerisi…”. Yüzünü buruşturdu, yani palavra demek istedi. Evet, aşk için asıl olan, nasıl olursa olsun, ne olursa olsun, bir engele, hem de gücü, büyüklüğü hiç de yadsınamayacak bir ölçüde olan, bir engele rağmen var olandır. Dışardan anlamsız, mantıksız, kim bilir belki gereksiz gözükse de; sizi her gün aynı inat, aynı inançla ayakta tutan, nereden geldiğini bilmediğiniz, bir tuhaf güçle, eşe dosta, tüm dünyaya ve hatta kendinize karşı koyduğunuz bir duygu selidir. Evet, bir seldir gerçekten de, çoğu kez, bu mücadele içinde soluğunuz kesilir, adeta boğuluyormuşcasına nefessiz kalırsınız. Değer mi? Gerçek aşksa ve illaki karşılığı varsa -burası çok önemli bayan arkadaşlarım, dikkatinize!!- yani o da size aşıksa… Değer!…. Şanslısınız! Şu yalan dünyada, şansınıza bir aşk düştü -ancak taklitlerinden sakınalım, mış gibi yapıp bizi kandıranlarından uzak duralım-….Şansızsınız! Yine bu dünya için, hiç değmeyeceği halde, epey bir acı çekeceksiniz. Kıskanıp, özleyip, çok sevdiğiniz için….az mı? Sevildiğiniz için, herkesin onda gözü olduğu için, tüm dünya size karşı olduğu için, o gün sizle az ilgilendiği için, keşke sevmez olsaydım pişmanlığı için, kaybettikleriniz, eklentileriniz, eksiklerinizin utancı, artılarınızın boşa gidişi için, hep ama hep acı çekeceksiniz ve gün gelecek, tartmak isteyeceksiniz, insanın sahip olduğu, en güzel duyguyu tatmanın verdiği coşku, haz, ayrıcalık ve onurla, tüm bu acıların sizde bıraktıklarını tartmak isteyeceksiniz ve eğer ödediğiniz bedelin bu aşkın ederini çoktan geçtiğini görürseniz, daha doğrusu görebilirseniz artık aşık değilsinizdir, cümleten geçmiş olsun. Kalkın, bir elinizi yüzünüzü yıkayın… üzgünüm ama gerçek bu! Artık size, tatsız-tuzsuz gelen hayatınızdaki yerinizi alın ve eğer dizlerinizde derman kaldıysa, başlayın bakalım….yavaş yavaş yürümeye…hayat yolunda… Hem onurlandırılmış, hem cezalandırılmış, ender insan olmanın farkındalığıyla…