Bir kez olsun “anne” diye seslenebildiyseniz, ya da “anne” diye çağrıldıysanız, sizin de
“ANNELER GÜNÜNÜZ” kutlu olsun.

Bir kez olsun “anne” diye seslenebildiyseniz, ya da “anne” diye çağrıldıysanız, sizin de
“ANNELER GÜNÜNÜZ” kutlu olsun.

Şimdi size anlatacağım şeye inanamayacaksınız; ki ben de inanmazdım ve hatta biraz sonra
anlatacaklarımın mümkün olamayacağının altına, tüm mühürlerimi basardım. Şimdi bir adam
düşünün, adam gibi bir adam. Öyle bir adam ki, kaybettiği eşinin ardından hala ilk günkü gibi
yas tutan, gözleri dolan…….Nasıl inanamadınız değil mi? Bu devirde, ekseni eğik dünyanın,
bozuk düzeninde, çamur içinde debelenen onca insan varken, hem de! Yooo, öyle sıradan biri
değil; hoş, kibar, centilmen, açıksözlü, sade, anlaşılır ve insan, gerçek insan; hani sayısı giderek
azalanlardan. Ben gerçekten şaşırdım, onu dinleyince; bir insan, iki yıl boyunca bir kadını, bir
aşkı nasıl böyle ilk günkü gibi yaşatır? İnanılmaz! Kendisi, şimdi tam olarak durumunu
kavrayamasa da; gerçek şu ki, aslında çok şanslı. Neden derseniz; elinde yaşanmış bir aşk, aşk
ve istediği kadınla süslediği bir evlilik ve hepsi hatırlanmaya değer, binlerce gerçek anısı var.
Hiç şüphe duymadan, ne güzeldi diyebileceği.. Kader, ona en güzel şeyi lütfetmiş, yani bir “Aşk
Hikayesi” filmini. Ömrümüz boyunca, yaşamak istediğimiz onca hayatın arasına, bir film
sığdırmak, yalnız oynamamak, aynı zamanda filmi yaşamak önemli; hele ki aşk filmi, müthiş!
Bizim hayatlarımız vasat eşlerin (ki bir çoğu şu anda eski eştir) sayesinde dizi film, hem de, en
bilindiklerinden ileri gitmezken ve hatta bazılarımızın ki basit, ağızdan ağıza dolaşan,
birbirinin kopyası arkası yarınlardan ileriye gidemezken…..bu ne güzel bir şanstır ki, aşık olup,
hem sevmek, hem sevilmek ve güzel anılar biriktirmek…eee ne yaparsınız, hayat işte! Kimine
yelek, kimine çeket….de insanın canı şuna çok sıkılıyor, madem bende de başrol oynayacak bir
potansiyel vardı da, aşk filmi çe-ke-ce-ğim, diye diye bekleten adamın birine rastlayıp, onca yıl
“evli+mutlu+çocuklu” arkası yarınında, hem de kendi kendime, yalnız oynatıldım durdum.
Suçum, temiz kalbim ve aşka inancım mıydı? Bana sorulsaydı, ben de seve seve, eşi ölen eş
yada ölen eş olmayı, ama aşkla başladığım hayatı aşkla noktalamayı yeğlerdim, elbet!

Konuşan adama talibim! Gerçekten! Çünkü öyle biri yok! İzin verin açıklayayım. Herhangi bir
olayda, cesurca ayağa kalkıp, ben yaptım, ben böyle istedim, pişmanım veya duruma göre,
pişman değilim ama üzgünüm, yaptıklarımdan utanıyorum, özür dilerim, seni üzmeyi
istemedim ama şartlar bunu gerektirdi veya bir sorunumuz var, nasıl çözebiliriz, seni
seviyorum, seni sevmiyorum, gidiyorum, kalıyorum….şeklinde cümle veya sözcük öbeklerini
bir araya getiren adamlardan bahsediyorum. Duran adamı çoğumuz biliyoruz, nereden mi? Yok,
Gezi Parkı’nı kastetmedim. Üç yılı aşkın evliliği olan çoğu kadının, sahip olduğu kocalardan
bahsettim, duran adamlar! Çoğu koca durur; binbir heyecan ve istekle gelenler bile, her nedense
bir süre sonra durmaya başlarlar. Güzel sözcükler ve sıcacık bakışları donuklaşır ve en iyi
ihtimalle yerlerinde sayarlar. Üzgünüm, geri geri gidenler de var. Kadın ne yapsın, onca iş güç
arasında, mecbur alışmaya başlar, durağanlaşan kocasına ve bir süre sonra kanıksar, bu yerinde
saymayı ve hatta bir çok süre sonra, maşallah ne güzel yerinde sayıyor, diyerek kocasını
yüceltir; eş dost, konu komşu önünde metheder. Derken gün gelir, kadının, yerinde sayan koca
adama, teşekkür edesi gelir; onca yerinde sayamayıp, yürüyüp giden, arkadaş kocası
örneklerine bakıp. Bu yerinde sayan ya da sayar gözüken adam aslında ne yapar….Ya çok
beceriksizdir, olduğu yere zaten çok geç ve zor gelmiştir ve dahası tembeldir ya da adamların
içinde en melek olanıdır ki, en içten bir şekilde gerçekten yerinde sayar. Bir bölümü, ki bunlar
korkak ve tecrübesizdirler ama enerjiktirler, aynı anda, hem yerlerinde sayar, hem de oldukları
yerde 360 derece dönerler; dönerken etrafı süzerler; becerileri gelişmiş sayılır. Bir bölümü ise,
eşi başka işlerle uğraşırken, bir koşu gidip gelirler, artık gitmek istedikleri veya tam da
ayaklarına gelen her neyse, bu gruptakiler üstün başarılı ve çok kabiliyetlidirler, çünkü yerinde
sayar, 360 derece döner, koşarak gider, gelir ve gidip geldiği fark edilmezse, çok da neşeli
olurlar. Son gruptakiler, gururlu, mağrur ve ilginçtirler, artık yerlerinde sayarken, etrafta ne
gördülerse, ya bir önceki gruba özenip koşarken ya da olduğu yerde şaşkınlıktan ayakları kayar,
düşerler. Ve mecburen artık yerlerinde sayamazlar. Çünkü şapka düşmüş, kel görünmüştür.
İşte, tüm bu durumlarda erkek, hep birbirinin aynıdır ve ağzını açıp tek laf etmez, edemez veya
etmek istemez. Biz kadınlar, onların yerine de konuşuruz, onların, ben…..ıııı……belki de, gibi
laf kırıntılarının arasını kendimizce doldurur, davranışlarını kendimizce yorumlarız; çünkü
adam yeminli gibi konuşmaz, konuşsa da, sizi aydınlatmak için, olayı çözüme ulaştırmak için
değil de, yan çizmek, kaytarmak ve o zor dönemeçte sizi bırakıp kaçmak için, bir iki anlaşılmaz
söz eder. Adamın konuşanı varsa? Talibim! Ne mi yapacağım? Tabii ki müzeye koyacağım!
Eee ne de olsa türünün tek örneği. Konuşan adam!
Not: Konuşan adam yok dediğime bakmayın, var olmasına var da, sayısı sınırlı. Korkarım, bir
elin parmaklarını geçmez!

Gün gelir en güvendiğiniz, eliniz ayağınız gibi bildiğiniz insan, sizi yarı yolda bırakır; keşke
sadece bıraksa, bir de çelme takar, belki tekme atar ve ardına bakmadan, hadi baktığını farzedin,
hiç umursamadan, dünü, bugünü, yarını düşünmeden, gider. Nefret edersiniz, ondan, yalnız
ondan değil, onunla en küçük bir ilgisi, bağı olan her şeyden nefret edersiniz. Hatta, onunla olan
bağınız, her ne kadar görünürde kopmuşsa da, gizlideki görünmez bağlar yüzünden,
kendinizden bile nefret edersiniz. Siz de onun gibi bırakıp gitmek, silip bitirmek, süpürüp
götürmek istersiniz ama bu mümkün değildir. Çünkü kader sizi kalan, onu giden yapmıştır. Size
düşen pay, zor olanıdır. Siz o yok olsa da, aynı yerde, aynı insanlar ve aynı eşyalarla ve hatta
bir soluduğunuz havayı yine solumak, öyle yaşamak durumundasınızdır. Öfkeniz korkunçtur.
Yıllarca yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış kişiyi beklemiş olmanın haklı isyanını kapsayan
müthiş öfkeniz……Her şeye, herkese, her an patlamaya hazır bir bomba gibisinizdir; zaten
bulduğunuz her fırsatta bunu denersiniz. Artık toplum, aile, arkadaş, zaman, yer, mevki sizin
muhatabınız değildir. Siz yalnızsınızdır, tek bildiğiniz gerçek budur. Bu sonu kendiniz seçmiş
olsanız da, gerçek her zaman acıtır. Acıttıkça öfkeniz, nefretiniz artar, artar. Bir zaman sonra,
bu korkunç hisler sizin hayatta kalmanızı sağlayan, yegane güç kaynağınız olur. Nefret sizi
doyurur, o toklukla öfkenizi ulu orta harcar, belki bir parça rahatlarsınız ama uzun vadede, sizi
doyuran ancak beslemeyen nefret yüzünden yorgun düşersiniz. Bu kızgınlık, kırgınlık ve çokça
küskünlük sizi her şeyden soyutlar. Sevdiğiniz, değer verdiğiniz insanlara, bir merhaba diyecek
gücü bile bulamazsınız. Siz kalanken, şimdi kaybolan olmuşsunuzdur bu öfke denizinde . Aşk
bile olsa bu süreçte, başını kaldırıp ben buradayım diyemez, bu iç kavgalar, gürültüler, onu bile
üzer, dağıtır, ağlatır. Günler böyle geçip gider. Derken gün gelir, ki bugün, artık sizin
gücünüzün hiç kalmadığı, hayata kaldığınız yerden devam etmek için nefesinizin yetmediği bir
gündür. Bir karar vermeniz gerekir, ya hayattan vazgeçip, bedensel olarak yaşasanız bile, öfke
ve nefretle kararan ruhunuzla, geri kalan zamanınızı hep karanlıkta geçireceksinizdir ya da her
şeyi unutup, tekrar uyanacaksınızdır hayata, aydınlığa. Bu aydınlık içinse, affetmeniz, en
azından kabullenmeniz gerekir, olan biteni. En çok suçlu her kimse, onu hapsettiğiniz yerden
salıvermeniz gerekmektedir. Kendi ruhunuzun özgürlüğü için, diğerini de aklamanız,
aklanamayacak kadar gerçek ve fazla suçluysa, belki suçun birazını kendinize, birazını kadere
paylaştırıp, iyi halden, suçunu indirgeyip…bağışlamalısınız…ama gönülden! Böylece,
içinizdeki, gerçek güzel insan, özgürleşebilmenin sevinci, mutluluğu ile sevinecek ve eski yeni
tüm sevenlerine de gülümseyecektir….onca zamandan sonra…..tekrar….MERHABA!

Zaman durur mu?
Durur.
Ne zaman?
Ağlıyorsanız,
bekliyorsanız,
en çok da
yalnızsanız……
Mutluluktan payınız,
bir tadımlık da olsa,
bir ömürlükte olsa;
zaman,
ölçülemez,
tutulamaz,
uçar gider
elinizden.
Yalnızlık en çok kalabalıkta iken,
etrafınız hıncahınç insanla dolu iken,
daha doğrusu gibi iken,
canınızı yakar.
Anlarsınız ki,
siz taa en başından kaybolmuşsunuzdur;
ıssızlıkta……
Onca insanın arasında,
meğer,
yıllardır,
bir başınıza dolanmışsınızdır aslında……

Bir çoğumuz gibi;
“Tüm dünyayı kucaklayacak şefkate sahip olduğum için;
bir zamanlar eş seçtiğim adamla, hem büyüyüp, hem onu büyüttüğüm için;
yanımda olmasa da, aşkım bitmiş olsa da, sevdiğimi hep sevdiğim için;
hiçbir anımı iyi-kötü ayırmayıp, atmayıp; kalbimde, ruhumda, aklımda sakladığım için,
yalan olduğunu bile göre hala aşkın varolduğuna inandığım için;
aşkıma sahip çıktığım, arkasında durabildiğim için;
sevdiğimi gözümden sakınıp, kıskanıp, kolladığım için;
hem melek, hem şeytan olabildiğim için;
zihinsel veya fiziksel en küçük bir yanlış dokunuşta, bir anda tüm sistemlerin kitlenebileceği,
gelişmiş, karmaşık bir yapıda yaratıldığım için;
dünya çocuklarının hepsine yetecek sevgi ve emekle çocuğumu büyüttüğüm ve tüm çocukları
sevebildiğim için;
dostumu bakışından tanıyıp, istemediğim her şeye karşı durabildiğim için;
düşmanım olsa yere düşen, kalbim acıyla burulduğu için;
yalnız inandığım ve sevdiğim şeyleri korumak adına hayatta kimi zaman “hiç” dahi
olabildiğim için;
emeklerim boşa da gitse, ellerim boş da kalsa, ruhumu küçültmediğim için;
gözyaşlarımda, geçmişle geleceği, kederle sevinci barındırabildiğim için;
onca ihanete, onca inkara ve ispata rağmen, hala gerçek insanlar olduğuna inandığım için;
her bahar, doğanın melodisini duyabildiğim için;
gerçek olamayacak kadar güzel düşler kurabildiğim için;
duygulu,
duyarlı,
önsezili,
gizemli,
ve sevgili hemcinslerim, sizlerden biri olduğum için, MUTLUYUM.”
İyi ki doğmuşuz!
İyi ki kadın olmuşuz!
Dünya Kadınlar Günümüz kutlu olsun!

Sevmiyorum Sevgililer Günü’nü…. Neden derseniz? Cevabım ilişikte….
‘Sevgililer Günü’de ne?
Sevgilin sevdiğinse eğer,
zaten
her gün bayram.
Yoksa?
Ne gam.
Sıradansa?
Boşver gitsin,
gelir nasılsa,
biri,
yine,
sıradan!
Gerçek bu! Yalnız, bir de gerçeğin en çıplak hali var ki, tam bir komedi; hayata biraz objektif
bakana…. Aşklarda az biraz zaman geçince, hele bir de nikahlı hale gelince, bu gün değişir! Ne
mi olur?” Evgililer Günü” olur. Bu evli erkek ve kadınların, bir türlü ne için kutladıklarını
bilmedikleri, ama belki başlarına gelecekten korkup, gerçekten utandıkları için, kutlamak
zorunda kaldıkları bir ZAVALLI gündür. Evlilik yıl dönümünün bile, her yıl dönümünde, yine
mi?!? Ne zaman geçti bunca zaman? Daha geçenlerde kutlamamış mıydık?… diye adamların
sessiz, içinden, kadınların bilinçsiz, kaş göz işareti ile akıllarından geçirdikleri, on yıl ve katları
boyunca süren evliliklerde ise, mümkünse hiç sözedilmek istenmeyen (tamam, tamam sizinki
öyle değil, üzülmeyin, bu bizimkisiydi!) bir garip bıkkınlık yaratmış günlerdendir. Eminim
sizinki herkesinkinden çok farklı…(mı)…dır? O zaman ne diyelim…….çok umutlanmayalım
ama umalım bakalım bir mutlu “Evgililer Günü” daha….ihtiyacı olana….
Sevgilerimle,

Bazen kader şakalaşır sizle… En sevdiğinizi elinizden alacak gibi yapar, ki belki de alacaktır,
kararlıdır…… Ağlarsınız, dualar edersiniz, kendi kendinize sözler verirsiniz….. Yeter ki kalsın!
Ama kader şakacıdır; bakar halinize güler….o zaman der, gel benimle, bak neler var bende, tam
sana göre…madem uymadın bu gidişin düzenine…biraz oynayalım şimdi seninle…..ne kadar
dert, ne kadar iş-güç, ne kadar lüzumsuz olay, insan, durum varsa, artık hepsi senin üzerine, sen
değil misin, meydan okuyan, başını dimdik tutan, dur, biraz daha bekle, daha neler var, neler
bende….Vazgeçmediysen, o elindeki her neyse, açmadıysan elini, hayat sürüp giderken,
bırakmadıysan avcunda sakladığın şey artık her neyse…göster gücünü o zaman, görelim
bakalım, tümü bittiğinde senin için derlediğim hayatın içinden, halin kalacak mı, elindekini
sevmeye ve hatta başını çevirip bakıpta görmeye… Bekle geliyorum; bu oyun hep böyle, pes
edene kadar, ya sen, ya ben, her seferinde…..bir, iki, üç, başlasın oyun!
…………”Yine bir hastane odası, yine ben, yine akşam, yine keder…. Hep aynı senaryo, hep aynı
ben, bekleyen, ümit eden, korkarak da olsa hayal eden; o günü, güzel bir gün özlemiyle geleceği
gözleyen….. Kızın kaderi, anasıyla bir mi yazılırmış ne!…. Onunki beterken, benimki bir ölçü
iyi… nispeten… yine de bir gerçek var ki, o da… hastane kadınlarıyız biz; kimimiz
çocukluğunu, kimimiz gençliğini, bazen de geçmişini yaşayıp bitiren, en sevdiği ile birlikte acı,
ağrı çekip, bir kez bile “yeter artık demeyen” aynı çatı kadınlarıyız, dileklerimiz en içten, en
özden, iki dudak arası bir söze bağlıyız, bağımlıyız, hepimiz kalpten”……..

Yeni yıl, yeni ben ve yeni yazılar! İşte geldim! Artık ben de varım! Aslında hep buradaydım,
yani yanı başınızda; ne var ki, hain kader, bir bırakmadı beni sizinle başbaşa. Elim kalem kağıda
her gittiğinde, bir yığın engel çıktı karşıma. Bunların birçoğu da, sağlıkla ilgili, hep üzen, hep
acıtan ve her nedense bir türlü, bir adım ilerlemeyen sıkıntılardı. Ama ne yaptım ettim, tüm bu
dert yumağının ortasından kendime, iğneyle bir yol kazdım, kazdım ve günler ve geceler boyu
kazdım. Derken işte şimdi, o küçücük iğne deliğinde ışık göründü, buluştuk yeniden. Yeniden
derken, geçen yıl tutku.com da bir süre yazmıştım, onu kastettim. Geçen yıl, kötü bir yıldı,
vasat, anlamsız, basiretsiz, dilsiz ve sağır bir yıldı; bitti de, şükür! Kurtulduk. Bu yıl ne getirir,
ne götürür bilinmez ama 2014 geçen yıldan daha açık ve net, bu kesin! Ve en azından, üç yüzden
fazla gün var elimizde… işte şimdi!… tamam bugün!… demek için… Ümidimizin ve
gülümsememizin hiç eksilmemesi dileğiyle….. Sevgilerimle,
