bugün aynaya baktım, bir başka ben gördüm karşımda. kaç yıl olmuştu anne olalı, sayamadım öyle çabuk aktı zaman…. şimdiyse kızım tam on sekizinde, hayatının en güzel yerinde. aynada baktım gözlerime, en derinine; güzel bir kadını hatırlattı bana yine, melek annemin bakışı, gülüşü, sanki bende. canım annem teşekkür ederim sana, dünya durdukça varlığın en değerli armağan kızına Bugün, siz de bakın annenizin gözlerine, en derinine, sevgiyle; sevin onu varıyla yoğuyla, sevinin sonra şansınıza, çünkü meleğiniz yanınızda….. Anneler Gününüz kutlu olsun. Sevgi ve saygılarımla……
Hava güzel, gün hoş, neşemiz yerinde, olmasak da pür neşe! Ancaaak, az biraz, hadi biz bizeyiz, işin doğrusu, eh biraz kilomuz var. Tabii kolay değil; kar, kış, hastalık, giy giy kat kat, ne güzel de saklanmışlar kıyıda köşede. Sözün özü, yağlanmışız arkadaşlar. Gizlisi saklısı yok, en az 3 4 kilo. Verdik verdik, veremedik, sonra veririz yok! Neden, çünkü bu hain kilolar, özellikle de gençlikten olgunluk dönemine geçerken, yavaşça ve hissettirmeden geliyorlar; derken illaki ilk başlarda yakışıyorlar ve nihayetinde yapışıyorlar. Yani bir daha gitmemek için yemin etmiş gibi, artık hangi bölgedelerse, topluca eylemsizlik kararı alıp, işte bizi böyle, sürüm sürüm süründürüyorlar, o salon senin, bu salon benim, evde koşu bandı, parkta yürüyüş parkuru diye dolaştırıyorlar. Şaka bir yana, kilo almamak yani kilomuzu korumak önemli. Kış aylarında 1-2 kilo almamız savunma sistemimiz için olmazsa olmaz bir gereklilik. Ancak bundan fazlası, havaların ısınmasıyla, artan aktivitemiz ve daha çok meyve sebze ağırlıklı beslenmemizle, maalesef verilemiyor. Kilo olayını hallettik diyelim, bir şekilde; bir de gençlik meselesi var sırada, ya da nasıl desek, her daim canlı ve parlak görünmek, hissetmek diye ifade etmek daha iyi belki de. İşte bunun için gerekli spor yapmak gerçekte. Yapılabilirliği en yüksek, en kolay, en ucuz ve günlük hayatın içinde çokça var olabilecek spor ise yürüyüş elbette. Sağlıklı olanı, açık havada, bol oksijen, toprak, çiçek, böcekle yapılanı ama şartlar elverirse…. Vermezse, çok şey fark etmez özünde emin olun, mümkünse her gün (tamam üç günde kabulümüz, hiç yoktan iyidir!) en az yarım saat ancak mutlak mutluluk için, illaki bir saat gerekli… inanın bana! Ve bu yürüyüş sırasında kulağınızda sevdiğiniz bir melodi ve bir tek de kendiniz olursanız (lütfen dost sohbetlerinizi yürüyüş sonrasına saklayın mümkünse!) değmeyin keyfinize. Kendinize bir ay süre tanıyın ve bir ayın sonunda, hem fikrinizin, hem cildinizin ışıldadığını görünce, lütfen kulaklarımı çınlatın, içinizden sessizce…… Yürüyüşte görüşmek üzere!
Geçen Pazar, tipik bir ilkbahar günüydü. Hani şu, bulutlu ama ferah, güneşsiz ama parlak, birbirine tezat bir dolu özelliğin bir arada bulunduğu günlerden. Her zamanki gibi, biraz dolaşmak için dışarı çıktığımda, gözüme ilişti…. Bir araba, şoför koltuğunda baba, yan koltukta hiç kimse, eş arkada, çocuğun yanında, sanki eşi oymuş gibi yapışmış çocuğuna, o nereye kadın oraya, anne ya, varsa yoksa çocuğuna. Bu manzara, beni yıllar öncesine götürdü. Hepimizin yaptığı aynı aslında, önce eş, çocuktan sonra ise, bir tek anne oluyoruz bu hayatta…..halbuki bize verilen hayat bir tane. Seçtiğimiz adam sevdiğimizse, neden bu kadar çabuk vazgeçiyoruz eşlikten de, bir hamlede oluyoruz hanımanne! Niye bu kadar şartlanmışlık? Bir çoğumuz, belli ki anne kurbanı, isteyerek veya istemeyerek. Bize çizdikleri mutlak anne modeli, bilinçsiz bir şekilde onlar gibi olma zorunluluk duygusu veya onlar gibi olamama korkusu; hormonların hiç küçümsenmeyecek katkısını da eklersek bu karışıma, kadın mecbur bir yerde bu rol değişikliğine…istese de istemese de…bütün sevgili hemcinslerime sesleniyorum şimdi….. Gelin, bu kadar çabuk vazgeçmeyin ön koltuktan, eşinizin yanındaki yerinizden, bırakın çocuğunuz arkada büyüsün, çocuk olarak, çocuk olduğunu bilerek, sizi birlikte görerek büyüsün. Siz önce eş, sonra anne olun ama en çok kendiniz olun, kadın olun, ne yapmak, nasıl olmak istiyorsanız, o olun! Unutmayın, telafisi olmayan tek şey, zaman!
Hava yağışlı, tipik bir ilkbahar, bir yağar bir açar, bütün duygular azar, içimiz bir şeyler yapmak için dolar taşar….ancak yine de takılır kalırız elimizde olmayan şeylerin, ayağımıza dolanan engeline….. Dün, çok sevdiğim bir arkadaşım geldi. Dokunsam ağlayacak gibiydi….. Çaresiz dokundum; derdi çoktu ve paylaşmak için beni seçmişti. Bir süre hıçkırıklarından başka bir şey duyulmadı, ağladı bir şeyler anlattı, derken öfkeyle sayıp sövmeye başladı…. Derdi eşiydi, yıllarca birlikte olduğu, birbirlerine ölünceye kadar beraber olacağız sözü verdikleri, aşkı, kocası….bitmişti……ayrılmışlardı….adam, çoğu erkeğin gittiği yoldan gitmiş, giderken yolunu kaybetmiş, başka yollara sapmış, saçmalamış, derken ayağı kayıp düşünce, bir eşi olduğunu hatırlamış ama ne gariptir ki af dileyeceğine, öyle bakıp kalmış, kimbilir belki de bu sonu dilemişti….her şey bitmişti…öyle düğmeye basmış gibi…..yarın boşanıyorlar….kararları kesin. Arkadaşıma her iyi arkadaş gibi (aslında gerçek fikrim en kısa sürede bu karmaşadan kurtulması olsa da) bir kez daha denemesinin mümkün olup olmadığını sordum. Ağlamaktan kızarmış şiş gözlerini kocaman açarak, bana kızgınlık dolu bir bakış attı. “İmkansız, her geçen dakika sanki ölüyorum” dedi. Gerçekten de dışardan bakıldığında bile fark ediliyordu, arkadaşımın ne kadar acı çektiği. Biraz sakinleştikten sonra gitmek istedi ve kalktı. Daha sakin ama sanki, öfkesi geçince, çok daha mutsuz, umutsuz ve en çok da dağılmış gibiydi. O gidince, kendi kendime oturup düşündüm bir süre…..bir kadın onlarca yıllık evliliği bitince ne kaybederdi…kocasını mı? Hayır, dışarıda sürüsüne bereket koca adayı vardı; amaç illa evli olmaksa eğer! Aşkını mı? Adı aşk, aslı herkese göre farklı da olsa, ondan da hiç yadsınmayacak miktarda etrafta dans ediyordu. Arkadaşım oldukça güzel bir kadındı, elini sallasa ellisi misali….. Peki neydi kaybettiği? Bu kadar acı çekmesinin nedeni? Ne kaybetmişti? Dostunu! En iyi dostunu kaybetmişti. En yakın dostunu… Tüm sırlarını paylaştığı, yıllar içinde birlikte büyüdüğü, en gizli, en mahremini bilen tek kişiyi kaybetmişti. Dostunu, maalesef belki de ne kadar üzücü ki, ölümle değil de ihanetle kaybetmişti. Bundan sonra, hem bu büyük kayıpla, hem de yıllardır var bildiği dostunun da gerçekte belki de hiç olmadığı şüphesi ile yaşayacağı, önceden hiç tasarlamadığı yeni bir hayatın içine itilmişti. Herkes bir başkasına değişilebilir kuşkusuz ama sayısı çok az olan dostlarımız hayatımızın olmazsa olmazı, temel direğidir. Çünkü zaman içinde emekle var olmuşlardır ve kaybettiğiniz bir dostun yerine birini koyabilmek, o nitelikte birini bulabilseniz bile, bazen bir ömür sürer; ne yazık ki!
Sevemedim gitti şu günü!…. Geç uyanmak ve istemezseniz organize hiçbir olayda yer almamak lüksüne rağmen, dedim ya, sevemedim pazar gününü! Tuhaf bir gün. Bugün için en uygun aktivite uzanmak ve/veya okumak ya da bıkıncaya kadar televizyon, DVD her ne ise canının çektiğini seyretmek, bir diğer hoşluk ise aile yemek yeme faaliyetinde yer almak ki artık bu brunch mı olur, kahve, çay, olmadı akşam yemeği silsilesi mi bilinmez! Lakin bunların hiçbiri, pazar öğleden sonrasının, o hüzünlü havasını dağıtıp, zaman geçtikçe insanı kedere salan pazartesi’nin gelişini unutturamaz, efkâr artar da artar, en sonunda sizi sıkı sıkı sarmalar, o sevmediğiniz pazar bir anda gözünüzün bebeği olur çıkar pazartesi’nin dayanılmaz iticiliği karşısında. İşin kötüsü, uzanıp herhangi bir faaliyette bulunmak istemeyenler yada yemek yemek için uygun bir aileye sahip olmayanlar (hepsiyle yemek yenemeyebiliyor, sadece kahve molası yetip artıyor) ne yapacak? 1. spor, maalesef spor salonlarında pazar öğleden sonra, yalnız ve yapacak işi olmayanlar bulunuyor 2. gezinti, bence en güzeli 3. sinema, tiyatro vs… Hepsinin oluru var ama akşamüstüne doğru hissedeceğiniz hep aynı …..müthiş bir yalnızlık, kimbilir belki biraz da yanlışlık hissi ve hüzün, nedensiz bir kaybetmişlik hali….işte böyle bir şey. Boşverin gitsin hayata bir pazar daha… gelecek pazar kapıda nasılsa…… Nice pazarlara hep beraber….. Sevgilerimle…..
Bilmiyorum, haberim yok!……. İlgilendirmiyor da!…. Neyse ne!….Geçen gün doğduk filan da, bugün aynı gücü, şevki, arzuyu duyamıyoruz işte!… İnsanız sonuçta ve serde bir de kadın olmak var…. Canlıların en hassas ve duyarlı olanı, bu karışıma bir de yeni doğmuş olmanın dayanılmaz tecrübesizliğini de eklersek değmeyin kederimize……bir açan, bir kapayan hava da bu arada bunalımımızın cabası… Sen kurtar Yarabbi! Şaka bir yana, insan kendisiyle yalnız kalınca, bazen gecenin bir vakti, gözüne ışık kaçan tavşan misali yatakta, akşam vakti bir koltuğun kenarında ya da bir şarkının satırlarında, nedense başına gelen en önemli, dahası önemlilerin içinden de, en güncel olanı koşup tutuverir eteğinizden….. Maalesef! Belki de, ne güzel ki! Olayların çoğu da uzaktan yakından, mutlaka aşkla ilintilidir. Aşk, yalnız karşı cinse duyduğumuz yoğun sevgi, ilgi, özlem yada onunla olma isteği değil, çocuğumuz, evimiz, kariyerimizdir kimi zaman. O, en sevdiğimizle olan bir an dahi olsa, defalarca tekrarlanır durur hayalimizde, sanki yanımızdaymışcasına…… Bütün aşklar özel, bütün aşklar güzel ancak en yakıcı, yıkıcı ve tabii bazen de (nadir de olsa) yapıcı karşı cinse duyduğumuz aşk….insanın varoluş nedeni olan aşk (hem insan aşktan, hem de aşk insandan doğuyor)…bugün kendi kendime kalınca düşündüm de, kadınla erkeğin farklılığı bir kez daha şaşırttı beni. Kadın, her yeni aşkla doğup, (ki doğmak zordur ve sonrasında büyümek daha da zor) aşkın bitişiyle, ki bu bitiş bazen acılar içinde kıvranarak, bazen bakımsızlıktan zaman içinde, bazen aradığını bulamamanın sıkıntısından, hiç fark etmeden olur ve sahip olduğu canlardan bir can kaybeder, hem de her seferinde yani ölür ve bir parçası yok olur; erkekse her yeni aşkta kadın gibi doğar ama bitmesiyle ölmez, ne mi olur? Çoğalır, yani canına bir can eklenir ve erkek her yeni aşkla çoğalarak giderken, aynı olayda kadın, her yeni aşkla biraz daha azalır. Evet düzen böyle! O yüzden sevgili bayanlar, eğer mümkünse aşık olduğunuzda, kim için azalacağınızı bir kez olsun düşünün! Kimi çoğaltacağınıza bir bakın! Bakın bakalım değecek mi? Gerçekten karşıdakine o can feda mı? Değil mi?
Gerçekten! Ama olmasaydı da, ben bu Şubat ayı ile, onca yıldan sonra, yeniden doğmaya karar verdim…..vallahi!…oturdum, düşündüm, taşındım ve bir karar verdim; tam da doğru bildiklerimin gerçekte yalan, yanlış bildiklerimin ise doğru olması ihtimalinin yarattığı bir garip ruh hali içinde; öyle çok bocaladım ki, ayağım öyle çok kaydı ki, bu gidişi durdurmaya karar verdim. Bir nevi bahar temizliği yani……biraz erken ama olsun ancak biter bunca yılın birikimi….Beni benden çok benci-l yapan, beni benim içime saklayıp tutsak eden her şeyden kurtulup, arınıp, daha az önyargılı ve daha az kuralları olan; doğruların yanlış, yanlışların doğru olabileceği ihtimalini unutmadan, hayattaki hiçbir şeye değerinden fazla bel bağlamayan ve her konuda daha azla yetinen, kendine yeten, yanına her gelen sevdiği insanla mutluluk hanesine artı bir ekleyen, bir ben…..Gelin siz de katılın bana! Ne gün, ne zaman isterseniz, arının eski kendinizden ve yeni kendinize, hep istediğiniz hayatı yaşamak için bir şans tanıyın. Yalnız unutmayın, hayatta her şeyin bir bedeli vardır…….ederi bedelini geçmedikçe, verin gitsin elinizdeki, avucunuzdakini, hayata bol kepçe, madem bir işe yaramıyor sizdeyken! Koyuverin gitsin hayatın yoluna, oluruna….bu arada size küçük bir ipucu – artık tutar mısınız, duyunca hepten salar mısınız, bilmem ama- maalesef bazen bu dediğim için, aylar hatta yıllar gerekebiliyor…..gerçekten ne istediğinizi biliyorsanız, emin olun sonrasında attığınız her adım, aldığınız her soluk, bir mutluluk, bir haz, bir hoş seda…..Keyifli günler diliyorum….. Sevgilerimle…
Geçmiş günlerde, mevsimin ilkbahar olması nedeniyle, bahar temizliği kapsamında, hayatımızda yürümeyen, gülmeyen, bizi ilerletmeyen her ne varsa attık, sattık ve kurtulabildiğimiz kadar kurtulmaya çabaladık istemediklerimizden… Sonra tüm yaz boyu en azından dinlendik, ara verdik bir çok şeye, güçlendik ve işte şimdi geri dönüş zamanı… Mevsim yine bahar, ama bu sefer son-bahar, son şans, son özleyişler, son bekleyişler, son direnmeler… Şimdi karar zamanı! Bırakalım böyle mi gitsin, uğraşalım, telafisi olmayan zaman hızla ilerlerken, biz inandığımız her şey için; ki bu şeyler özünde, yalan, yanlış, hayal de olsa; hayatımızın belki de en güzel zamanlarını tüketelim mi? Bir umut, belki diye…. Karar sizin, ama dikkat edin; sert fırtınalar gelmeden, tüm tabiat karlar altında kalıp, değişmek, değiştirmek, eskisinden çok daha güç olmadan, harekete geçin. Karar verin, yönünüzü, yolunuzu belirleyin ve oyalanmayın, kararlar uygulandıkları sürece geçerlidir, bekledikçe hem değerinden, hem gücünden kaybeder. Askıda kalan şeyler arasında, insanı üzen ve sonradan ayağına takılan en kötü şeydir, alınan ama bir türlü uygulanamayan kararlar. Ben yalnızca bir sesim, isterseniz size ulaşacak, dilerseniz sizin iç sesinizle konuşacak……….ben hep buradayım….. Konumuzu ben demleyeceğim, siz bardağınıza koyup içeceksiniz. Gönlüm sizin için her gün yeni bir demlik koymaktan yana, her gün taze, her gün farklı…ancak gelin görün ki hayat kolay kolay bırakmıyor insanın yakasını ve sağlığımızdan sonra sahip olduğumuz çok değerli ZAMAN bir türlü yetmiyor bu dünya işlerine… Yeni yazılarda buluşmak üzere….. Sevgilerle…