…….fitness teknik adı….. “hip adduction”……… ………..arkadaş olma, hatır sorma, yuva kurma, en azından akraba çıkma aleti…….. …..sakince birine geçer oturulur….. ……sonra namazda selam verir gibi önce sağa sonra sola sonra tekrar sağa bakılır ve eğer takılacak kimse yoksa mecburen ister istemez hareketlere başlanır… bir..iki..üç ….epeyce eski sezon veya defolu bölümden seçilmiş, zamanında talibi çıkmamış, zorla birilerine kakalanmış, şu anda da evden bir gitse, gittiği yerde bitse, gitse gelemese diye her gün ardından dualar edilen tipler, el ayak çekilince, kurt adam gibi salona dağılırlar; oranları 20 normal erkeğe 1 şeklinde özetlenebilir….derken bu alet etrafındaki komşu aletlerdeki, bunların da değişik açıdan manzaralı olanları -bizim aleti görenler- tercih edilir….sessizce beklenir….illaki bir av gelir, çoğu bayanın en fazla tercih ettiğidir zaten ki…..derken pusudaki tanımsız cisim birden canlanır, gözler bir dakika önce 5 derece miyop 4 derece hipermetropken, birden gemici dürbünü olur ve tam hedefe kitlenir…bir..iki..üç ….aslında defosu olmayan ve kullanılmayacak kadar eski sezon olmayan bazı ilginç modeller vardır ki, bunlar tam tahlil ve tetkik edilememişlerdir çünkü yaptıkları alışkanlık değil tesadüftür, ya da son dakika kararıdır…..oldukça cool ve ağır gözükürler, ayrıca gizemlidirler de…..muhtemelen, çok meraklı, görgüsüz veya hangi demir perdeyse ardında kaldıkları ayda yılda bir açılmaktadır ama işte onlar da diğerleri gibi, alenen değil de bir santimlik bir görüş alanından, tıpkı bir mücevher tasarımcısı gibi milimlik ayarlarla çalışırlar ama amaç hep aynıdır..bir..iki..üç ……bunlara yeltenemeyen üçüncü grup, serbest hareketler grubudur. Bunlar siz aletlerdeyken önünüzden geçerler, ancak herkes buradan geçerken, gayri ihtiyari önüne bakarken ya da selam verirken ya da bakıp geçerken, bunlar resmi bayramlardaki stadyum töreninde gibi, daha aletlere yaklaşırken, yürüyüş yönünün durumuna göre, aleti görebilecek şekilde, başlarını sağ veya sola çevirip kitleler ve gözlerini bel altına sabit odaklayarak yürürler..bir..iki..üç Yaşasın spor!!!!
Şimdi biz bu adamlara niye kızıyoruz? Her gördüğüne bakıyor, her gördüğünde kalıyor falan filan…. Ve sonrasında sinirden küplere biniyor ve en sonunda köprüleri yakıyoruz. İyi de yapıyoruz da!?….. Gelin, bir de onların yaratılış amacına çok dokunmadan, yaradılışlarına bir bakalım! Tabii, yine belli bir bölüm için konuşuyoruz, lütfen herkes üzerine alınmasın! Teşekkürler! Erkek, hayatı, uzun-ince bir yol olarak görür. Öyle bir yol ki, birbiri ardı sıra, kafeler, pastaneler, fırınlar ve kim bilir belki restoranlar. Dünyaya gelişi de, ana fırın tarafından gerçekleştirilen erkek, çocukluğu boyunca oyalandığı, sığındığı ve sarıldığı ana fırından, günü gelince ayrılır ve başlar bu yolda ağır ağır ilerlemeye…… Bazı insan çok gelişkindir, kendini erken bilendir ve ne istediğini tahmin edebilendir. Ve daha yolun başında, “işte bu benim istediğim” der ve kapıdan içeri girer. Bu seçiminde, onu gelecek anlamında bir kaç seçenek bekler; ya çok tutucudur, seçiminden memnun olsun olmasın, kalıcıdır, ısrarcıdır; ya çok tutunmazdır, seçimi gün geçtikçe canını sıkar, girdiği kafenin her şeyini tatmış, ezberlemiş ve boğazına kadar doymuştur ve hatta kendince patlamak üzeredir ve ister istemez artık gitmek ister. Bu erken davranan ve doygun adam, ya gerçekten doymuştur ve hava almaya ihtiyacı vardır ya da ilk seçiminin ürünleri, belli bir süre sonra gaz yaptığından şişmiştir, gerçekte hala açtır, karnı olmasa bile, gözü gönlü açtır ve bu erkeklerin çoğunluğu ise hiç bir zaman doymaz doyamaz, dünyadaki tüm kafeleri dolaşsa, tüm çeşitlerini tatsa, yine de doyduğuna ikna olmaz türdendir…..geri kalanlar ise, gerçekten de, baştaki seçiminin yanlış olduğunu, istediği kafenin ve ürünlerin nasıl olması gerektiğini bilenler, ki daha bilinçlidirler, bulundukları yerden çıkmak isterler……ancak, o zamanda, şartlar devreye girer ve erkek cebindekine bakar, bakalım buradaki hesabı kapatıp, yeni bir kafeye adım atacak gücü var mıdır; tabii ki maddi güçten bahsediyorum, yoksa fiziksel güç, sahip oldukları asil kanda bolcadır. Diyelim, gücü yetti, kendini dışarı attı, gerçekten tüm samimiyeti ile, gönlünce, yeni bir kafe ve istediği ürünleri aramaya, beklemeye başlar. Ama ararken ne yapacak, aç oturacak, illa falanca yerin, zencefilli çöreğini yiyeceğim diye, açlıktan ölüp gidecek değil ya…. oradan buradan atıştırır, bazen çok, bazen az…. Seçici olan, dikkatli ve temkinli olan, seçimini usulünce yaparken, bilgisiz ve tecrübesiz olan ise, ne idüğü belirsiz şeylerle, ya bağırsaklarını bozar ya da abur cuburla beslenme alışkanlığı yüzünden, gün gelir, ne için yola çıktığını, aradığı şey karşısına çıksa bile hatırlayamaz ve haybeye gider onca çabası, çalışması……ve maalesef bazıları, belki ihtiyaçtan, belki yanlış arkadaş seçiminin doğal sonucu olarak, belki psikolojilerinin giderek bozulması yüzünden, çöp karıştırmaya başlar ve artık çöpte o gün ne varsa…şansına yaşarlar. Bazı adamlar ise, bir türlü karar mı veremez, ne istediğini mi bilmez, yoksa çok akıllıdır da, madem ayaklarımda güç, cebimde para, aklımda başımda, gezip dolaşayım gönlümce şöyle der, o kafe senin, bu kafe benim dolaşır…..derken bollukta olmaktan, boşlukta durmaktan bunalır, bulanır, bir süre sonrada alıklaşır. Bu türlerin, hem ilk fırınından vazgeçmeyen hem de yeni, farklı tüm kafelerde gözü olanları da vardır; onların temel düşüncesi de şudur=tamam başta bir seçim yaptım….ee ürünlerde fena değil, eee çoluk çocuk doluştuk, rahatımız yerinde….ama….iyi de canım, hayata da bir kere geliniyor, ne yapalım şimdi, hep aynı şeyleri yiyerek ömrümüzü bir kafede mi geçirelim………. I-ıııııh! Ya ne yapalım? Dışarı alışverişe, işe güce gidince, belki bazen sipariş usulü, bazen eş-dost-arkadaş kutlamasıyla, atıştırmalı…..eh doyumluk olmasa da tadımlık olsun….nasiplenmeden bu ölümlü dünyadan kaymamalı= der. Bu durumda erkeğin yapması gerekenler şöyledir, ne zaman, nerede ve ne atıştırdığını kesinlikle gizlemek, her şey bitince, en azından tok olduğunu belli etmemek, normal hayatın seyrini takip etmek, fırsatını bulunca, tatmaya devam etmek ama bağımlı olma, abartıya kaçma, bağlanıp kalma gibi mide-bağırsak enfeksiyonlarına karşı uyanık ve tedbirli olmak. İşte! Hayat, erkekler için böyle sevgili bayanlar, onlar, olmak veya tatmak istedikleri şey için kolayca, sorunsuz bir yol bulup, bunu hayatın gidişine yordukları halde…. Biz, diyelim ki, eşitiz, diyelim ki aynı yoldan geçtik……kadın olmanın verdiği ağırlıkla….biz de seçtik…..ama biz, dediğim dedik, sevdiğim tek mantığı ile, daha masası, sandalyesini bırak, oturacak yer minderi bile olmayan, tek çeşit yemeği, yemekhane kalitesi ve servisi ile sunan, hatta sunmayan, senin yalvar yakar tattığın ve nihayetinde onca yıllık beraberlikte yetersiz beslenmeden çürüyüp gittiğin, bazen de, binbir çeşit ürünü olup da, senin bir türlü haberinin olmadığı, senden başka herkesin hayran kaldığı ve yine yeni yeniden tatmak istediği……ve senin bunu belki bilerek, belki bilmeyerek, sineye çekip, ben sevdim, ben seçtim, de benim….dediğin….seçimimizde sabitlendik, kenetlenip….mühürlendik!! Maalesef birbirine tezat iki hayat görüşü, dahası hayat seçimi erkeğin ve kadının ki……..haberimiz ola!
Şans kapıyı çalar! Açtın açtın! Yetiştin yetiştin! Hiç kapı önünde bekleyen şans olur mu? Es keza bekliyor olsa bile, o şansın kullanım süresi çoktan dolmuş, o şans artık sadece hayatında bir anı olmuştur.
Bir daha dönüş umudu olmadan, seni bırakıp giden en sevdiğin ile birlikte sahip olduğu özden bir parça kaybolur…kendinden geriye yarım insan….çeyrek insan…az insan kalır……kalan parça, insan olmanın basit ve arsız yapısı ve hayatta kalma temel içgüdüsü ile tekrar yoğrulur ve derken yeni bir şekil meydana gelir……..o kaybettiği her neyi idiyse…artık yoktur…..en sevdiği güvencesiyse kimsesiz insan, neşesi ise mutsuz insan, aşı-işiyse yoksul insan, şansıysa artık bahtsız insandır kalan.
…elele, birlikte çıktığımız yolu, yine birlikte tamamlasaydık….yol boyu sıralanan, ayağımıza takılan tüm yabani ot ve taşlara rağmen… …tüm erkekler saygılı, tüm kadınlar saygın olsaydı.. …erkekler aşık olabilse, kadınlar dürüst olabilseydi…. …eşini aldatırken aslında kendini kandıran tüm adamlar taş olsaydı, tüm kadınlar toprak… …eş olsaydık ama dert olmasaydık, sözlenseydik ama yük olmasaydık birbirimize, dürüst olsaydık ama acıtmasaydık diğerini, doğrunun keskin ucuyla…
Bugün baktım da…..gördüm de….görmek için bakmamıştım ama görmezden de gelsem…….anladım ki, yeni bir nefer daha eklenmiş; duran adamlar, her şeye koşturan kadınlar ordusuna….. ne diyeyim…anamdan atamdan, taa ezelden gelen, DNA hatası mıdır, kara büyü müdür, mükemmeliyetçilik manyaklığının ya da istediğim gibi olsun, içime sinsinin, nesilden nesile kalan mirası mıdır….her ne haltsa….çok üzüldüm bu sefer…annem, ablamx2, kendimi geçtim……… çok çok üzüldüm bu kez, bininci kez….”anne olmak çok fena, mümkünse ben baba olayım, bir sonraki defaya” dedim kalbimden….
Hadi gelin, tutun elimi, kaçalım birlikte! Nereye mi? Nereye istersek…. Önce müziği açın bakalım, şimdi gözlerinizi kapayın, göz kırpar gibi yapın canım, yoksa beni nasıl okuyacaksınız. Tamam hayale hazırız…..bir iki üç, dalın hayale… ayaklarımız başımız çıplak, ince tiril tiril şeyler üstümüzde, hava ne sıcak ne soğuk, güneş parlak ama yakıcı değil, rüzgar ferahlatıcı ama ürpertici değil…veee dikkat! en önemli yer….. hangi yaşta istiyorsak kendimizi o yaştayız, yaşsızız!…ağrı, sızı, dert, keder geride kalmış…. ayağımızın altında ılık kumlar, başımızda bir esinti, ilk gençlikteki gibi…….derken gözlerimiz ucu bucağı belli olmayan, üstüne vuran güneşin altında çil çil altın deryası gibi parıldayan denizde……yürüyoruz, yürüyoruz………..uçar gibi, hayal gibi, hayat bir masal olmuş, biz de kahramanı…..özgürlüğün tadı ruhumuzun en gizli kapaklı kuytularında….. Ne güzel şey yaşamak, nefes almak……. Telefonunuz çalıyor!…..üzgünüm!….şarkı da+hayal de bitti! Zaten bu kadar yeterli! Fazlası bağımlılık yapar. Ölçüsüz her şey esaretliğe uzar.
Hani çocukken, oyun oynarken, birden oyunu bırakır çıkardık; kimi zaman çocuğun birine küsüp, bazen canımız yanıp, bazen de işimize gelmediği için…..bildiğiniz…mızıkçılık. Hala aynı şeyi yapıyoruz çoğumuz. Çok azımız, ısrarla oyunu sürdürüyor; kurallar değişse de, oyuncular başka bir oyuna geçse de, ısrarla uyum sağlamayı sürdürüyor ve ona verilen süreyi dilediğince olmasa da, oyunun içinde, bir oyuncu olarak tamamlıyor. Ne denir, ellerini sıkmak lazım onların. Ben sanırım, ilk gruptanım…..kalbim kırılınca oyundan çıkıyorum. Başka oyuna da geçemiyorum veya başka sokağın başka çocuklarını da…..canım hiç çekmiyor. Ama olmaz ki, eğer dışardaysan, oynamak zorundasın! Ve her zaman olmasa bile, oyununu kendin seçebilirsin….en azından oyun seçilmiş bile olsa, sen de oyun arkadaşını seçersin….kim bilir?!…..belki kader yüzüne güler, bir kaç kuralı da sen koyuverirsin….oldu işte…..ı- ııh olmuyor!! Ben denedim….onca yıllık oyun arkadaşıma baktım, bir haller oluyor; eee zaten yıllardır aynı yerde aynı şekilde (yemin ederim aynı kilo ve aynı şekildeyim) bekliyorum, okulunu bitirecek gelecek, askere gidip gelecek, işini bitirecek gelecek; bir de iyice gözlerimi açtım, baktım ki, ne göreyim, adam tozu dumana katmış, taa nereye varmış, eeee?!….ama bekle demişti, geleceğim demişti, şöyle yapacağız demişti, sonra da böyle yapacağız demişti?!? Hep derim, telafisi olmayan tek şey zaman! Bu hikayede de, telafi mümkün değildi. Zaman geçmiş, bize verilen süre bitmişti. Evden çağrılmış ve son beş dakika uyarısını almış bir çocuk gibi, son bir kez daha baktım, olmayan arkadaşıma, oyuna, sokağa, anladım ki…..yorulmuşum; hep kendi kendime oynamaktan, sıkılmışım hep aynı oyunda olmaktan….belki biraz daha zaman vardı ama ben karar verdim mi……hemen yapmalıyım……hemen çıktım oyundan. Dizlerimde, sızlayan yaralarımın, hiç geçmeyeceğini bildiğim yerleriyle, kendi isteğimle çıktım oyundan. Sonra baktım ki, eski arkadaş koşup gelmiş arkamdan, niye çıktın ki sen oyundan diye…..ne diyeyim ben sana eski arkadaş….hadi var git yoluna….dedim dedim de dinletemedim. Bilirim hiç usanmaz! Derken komşu ile haber yollamış, dışarı çıksın yine oynayalım diye..ah!!!…..ne fena, onca yıl hiç bakmamış bana!!…..zaman ayırmamış…..nasıl biri bu kadın acaba? diye…yormamış aklını bana…..anladım da anlatamadım şu dünyaya, ben artık yokum bu oyunlarda! Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!!!
Şimdi feministlerin tümü, bu yazıma dudak bükse de, benim gerçeğim şöyle…..Ben er kişiyi severim, gerçekten! Saygı da duyarım, gerekirse elini de öperim. Çünkü, erkek atadır, aba, ağa+bey, asadır. Ancak tek şart vardır, erkek önce insan olmalıdır; insan gibi arkadaş, insan gibi baba, insan gibi koca ve hatta insan gibi eski koca… Yooo gülmeyin, gerçekten bu saydıklarımdan var. Kadına saygı duymayarak, aslında kendi saygınlığı kazanamayan, koruyamayan, birçok erkek müsveddesinin, ezici çoğunluğuyla kıyaslandığında, insana “Bu nasıl bir dünya?” dedirten, küçük bir erkek topluluğu, gerçek delikanlılar grubu var ki, hepsini sevgi ve saygıyla selamlıyor; “İyi ki varsınız!” diyorum!